Giresun Haberleri

Baharı Beklerken…

0

Çağlabelenini bilirdim ama çağla neyin bilmezdim. Alagarda arkadaşlarla çiçek toplamaya gittiğim Beyikbelende yediğim çiğdem topuklarını saymazsak, yeni yılda ilk yediğim meyve badem olurdu. Zaten kıştan çıkarken biraz güneş görür görmez ilk çiçek açan ağaçlar da bademlerdi. Gırınbaşındaki evle dükkanın arasındaki boşluğun yol tarafında duvarın iç kısmında altı yedi tane badem ağacı vardı. Babam ekmişti bahçemizdeki tüm ağaçlar gibi. Üçü hala durur bunların. Bir de Esed ağamın tohumdan ektiği topal badem vardı ahıra doğru giderken. Ama o erken kuruyup çürüdü nedense. Gövdesini bir kaç yıl koruduk acaba dipten sürgün verir mi diye umutla. Vermedi gitti. Kim bilir belki de ağamın hasretine dayanamamıştır ağacımız.

Önce alt dallarından avrışarak başlardım burnundan henüz çiçeği düşmemiş bademleri yemeye, sonra da dallara çıkarak püsleri her tarafıma sıvaşırken ceplerime doldurduklarımı tuza bana bana öğütürdüm. Dalda kalanları güze erip olgunlaşamadan çürüyüp küflendiğinden, kimse ‘aman biraz da kuruya kalsın’ falan demezdi. Ama anamın arife günlerinde yaptığı gıvrım tatlısına kattığı dövülmüş cevize karıştırılacak kuru bademi mutlaka olurdu her bayram.

Çağlayı ise Konya’da okurken öğrendim. Bir bahar günü okuldan arkadaşlar ‘haydi çağla yemeye gidelim’ dediler. Kaçtaydık hatırlamıyorum ama ortaokul dönemindeydik henüz. Okulu kırıp kendimizi otobüse attık. Meram son durakta indikten sonra bir hayli de yürüyüp Tavusbaba ormanına vardık. Tepeye doğru çıkarken sağ yanda duvarların ardında belli belirsiz duran Tavus Baba türbesini bulduk. Kimin hazırladığı belli olmayan, ama türbenin penceresine gazete kağıdından yapılarak dizilmiş, yüzlerce tuz külahından istediğimiz kadar alarak ormana daldık ki onlarca badem ağacı bizi bekliyor. Çağla dedikleri taze bademmiş meğer. Her birimiz bir ağaca tırmanıp başladık yemeye. Bir taraftan bağıra çağıra sohbet muhabbet, bir taraftan okunmuş tuza banarak yenen bademler, bir taraftan bahardan cesaret bulmuş başlarımızda esen kavak yelleri, bir taraftan genç olmasak da henüz yeni yetmeliğimizde çocukluk tadlarına dönüşümüz, okuldan kaçmayla birleşince muhteşem bir senfoni yaratmıştı zihnimizde. Sonraki zamanlarda ve yıllarda köylü arkadaşlarla tekrarlamıştık bu çağla turlarını. Ama haftasonlarına taşımıştık gidişlerimizi.

Köydeyse bademlerden sonra eriğe de vururdum biraz, ama herhalde o zamanlarda bizim bahçede olanların cinslerinden olsa gerek, kendilerini tazede çok yedirtmezdi onlar. Şimdilerde Güleçköy’de kayınvalidemin bahçesindeki erikler tam taze yemelik oysa. Bunlardan hiç olmadı bizim bahçede. Evin önünde kapının solunda şimdi olmayan büyükçe meyveli gar’erik, halen duran dükkanın arka sağındaki küçük meyveli gar’erik ve onun önündeki ağerik, hem tazede hem ermede bize yeter, üstüne anam datl’erik pestili bile yapardı. Bir de odanın ardında Bahattin ağamın yine tohumdan ektiği bir erik daha vardı, uzunca boylu. O biraz daşeriğe çeker, olgunlaşsa bile çok yemeye gelmezdi. Yakın yıllarda bahçe mutfağı yapacağız diye kestik onu.

Bir zaman sonra da dutlar olgunlaşmaya başlardı. Onların da alt dallarından başlardım erdikçe uzanıp yemeye. Ama esas dut yeme usülü dört kişinin köşelerinden tuttuğu eski çarşafların üstüne dalların silkilerek olgunlarının düşürülmesiyle olurdu. Şimdilerde, biri kuruduğu için, biri de özel Gocadut diye adı olmasına rağmen, yeni bahçe kapısının açılmasını engellediği için kesilen dutlarımızı günde iki üç kez silkerdik. Toplanan dutları da çoğu zaman hemen oracıkta çömelip, asla yıkamayı falan düşünmeden, kiriyle sapıyla ve telaşla yerdik. Gerçi saplar yumuşacıktı, kirlerse yenirse yaşanamaz değildi. Küresel kalkınmaya bağlı hava kirliliğini oluşturan gazlar ve rüzgarla taşınabilen kimyasal atıkların gökyüzünü doldurmadığı, köydeyse egzoz ve kömür dumanlarının olmadığı yıllardı henüz. Belki tek kir kaynağı güzden bahara tenike sobalarda yaktığımız odunların dumanı olabilirdi ki, o da kışın karıyla baharın yağmuruyla çoktan toprağa çökmüş olurdu, biz dutları yemeye başlayıncaya kadar.

Bir de akdutlara göre biraz geç eren garadutumuz vardı, dükkandan eve giden yolun solunda. Garadutlar sert görünüşlerine rağmen elle çekip koparırken patlar, el yüz neyse de giydiklerimizi kızıla boyardı her seferinde. Anamdan korkar çok yanaşamazdım bu ağaca. Nadiren dayanamayıp yesem de çokça ağamların arkadaşlarıyla beraber dut silkecekleri günü beklerdim, bir kaç tane de bana versinler diye.

İşte böyle günlerden bir gün Bahattin ağam, Emine deyzemin Hayri, Ali dayımın Esed, Happa deyzemin Necati, Şükrü dayımın Ahmet falan dut silktiler ve bahçe yerine bizim odada yemeye niyetlenip eve doğru yürüdüler nedense. Başkaları var mıydı hatırlamıyorum şimdi ama Hacıların Meymed vardı ve başka zamanlarda hep beraberlerken, o gün onu hem çağırmadılar hem de lakabını söyleyerek dalga geçtiler. O da, onlara kızıp yerden aldığı taşı var gücüyle arkalarından fırlatınca, onlar kaçarak odaya girdiler ama taş geldi bahçeden eve geçerken yapılmış kapıya binip oynayan bana, tam alnımın ortasına küt diye çarptı. Bir anda şakır şakır kan akmaya başladı alnımdan. Taşın acısı bir taraftan, akan kanın korkusu bir taraftan, ben başladım ağlamaya. Hemen evden pamuk getirip bastılar yaraya. Kanama durdu, Hacıların Meymed kaçtı, ben de dutların boşaltıldığı ileğenin başına oturup ağam ve dayılarımla beraber bir güzel dut yedim. Hikayemin doğruluğundan şüphelenirseniz karşılaştığımızda hatırlatın da yara izini göstereyim size.

Benim kuşağım iyi bilir, belki bizden bir sonraki kuşak da bilir, ama sonrakiler pek bilmez. Eskiden köyümüzün her tarafı dut ağaçlarıyla doluydu. Nerdeyse her evin önünde, uzak yakın her bahçenin içinde, köy içindeki genişçe yolların kenarlarında dut ağaçları vardı hep. Hepsi de mutlaka birileri tarafından silkilir ve yenirdi. Hem erkekler hem kadınlar barana barana toplaşır ve silktikleri dutları güle oynaya yerlerdi. Sonra sonra sanayide işlenmiş eğlencelik gıdırgılar, tuzlanarak kavrulmuş çekirdekler, boyanarak çeşitlenmiş şekerlemeler, paketlenmiş içine ne konduğu belirsiz çikolatalar çıktıkça ve Alamancılık ilerleyip insanımızı çekip götürdükçe, bakmaz oldu kimsecikler onlara. Birer birer kesildiler ortalığı meyveleriyle pisletiyorlar diye. Dut pekmezimiz hiç olmadı bizim o yıllarda ama böyle hüzünlü bir dut hikayemiz kaldı maalesef.

Şimdi bahçede Bahattin ağamın ikiye bir dalını budağını kestiği ve ona rağmen direnip yaşayan bir dut ağacımız var. Ben eski güccük dutumuz olduğunun iddiasındayım bu ağacın, abimse eski garaduta aşı yapılmış akdut olduğunun. Ama o kestikçe fışkıran yeni dallardan hem daha tatlı hem daha büyük dutlar yetişiyor. Silkip yiyen olmayınca Güssün yengem yaptırdığı gölgelik filesinden toplama örtüsüyle bir taraftan dutların yerde birikip ortalığın kirlenmişliği algısını önlüyor, bir taraftan da örtüde biriken dutları kurutup yazın gittiğimizde sağolsun bize ve misafirlerimize ikram ediyor.

Bahçemizdeyse dutları takiben önce kirazlar, kısa süre sonra da vişneler girerdi olgunlaşma sırasına. Benim tercihim kirazdan yana olurdu hep. Vişneler hem kiraza göre küçük olurdu, hem de ekşi olurdu. Belki kirazlar bittikten sonra mecburiyetten yerdim biraz biraz. Gerçi iki tane olan ağaçlarımızın kirazları da sonradan Beyşehir’de anamın ekip büyüttüğü kirazdan yediklerimizin yanında limon sayılırdı ama tek ağaçlık vişnemize göre bal şekerdi. Bu ağaçlarımız çok yaşamadılar. Artık toprağı mı sevmediler, mevsim koşullarına mı uyum sağlayamadılar bilemiyorum ama liseli yıllarıma varmadan kuruyup tükendiler.

Bu arada, erik ve kiraz çiçekleri de muhteşem olurdu. Bademlerin hemen ardında açarlar ve tüm tabiatla beraber bizim bahçe de muhteşem bir tabloya dönerdi bu çiçek açma dönemlerinde. Kiraz çiçekleri hafif kızıl olurdu badem ve erik çiçeklerine göre. Sanırım elma çiçekleri, onlara yakın olmasa da, hepten bembeyaz olmazdı. Şimdi oturduğum yerde arkaya yaslanıp kafamı kaldırarak gözlerimi kapatınca hafif rüzgarda kar yağar gibi dökülüşlerini anımsıyorum bu çiçeklerin, onlarca yılın getirip yığdığı sislerin ardından. İnsana her konuda iştah ve iştiyak veren bu muhteşem tablo, yuva yapmaya çıkmış kuşlar ve bal yapmakta yarışan arılarla bütünleşirdi. Bilirsiniz ya, kiraz çiçeklerini en çok Japonlar önemser ve nostaljik filmlerinde mutlaka bir sahnesi vardır onların. Samuraylar dolaşır sıralı dikilmiş binlerce çiçek açmış kiraz ağaçlarının arasında veya biri harakiri yaparken çiçekler savrulur tufana tutulmuş gibi etrafında. Sakura diye özel isim bile koymuşlar kiraz çiçeklerine ki, biz de İstanbul’da bir şehir hastanemize isim yaptık onu, proje Japon sermayesiyle fonlandı diye. Ama ben sakura’nın yanındaki çam’ı hiç anlamlandıramadım bu hastane ismindeki. Çam yerine şakayık bile olsa daha çok severdim sanki.

Dönersek, kirazlardan sonra yaz elmasına dadanırdım sincaplar gibi. Kısa boylu ve bir tek ağacımız vardı bahçede kuyuya giderken sağ başta. Günde üç beş kez uğrardım yanına. Kafam havada dolanırdım etrafında hangisi ermiş diye ve yeşillikten sarılığa geçer geçmez götürürdüm iştahla. Oysa tam ermişlik için rengin beyaza dönmesi gerekirdi. Ben unutmuşsam anam koparıp getirirdi mutlaka. Baharda ve yazda anam çokça bahçede olurdu çünkü. Bahçe, içindeki çoğu elma olan ağaçlardan dolayı öküzle sürmeye müsait değildi. Baştan bellemek, sonrasında çapayla çizi, say ve kerdiye çevirmek, tohumları veya fideleri ekmek, zamanı gelince çapalamak, sık bitmişleri belli aralıklarla ve yabani otları gördükçe yolmak, dört beş güne bir sulamak hep anamın işiydi bahçede.

Beyaz deyince aklıma gelmişti, buraya dercedivereyim. Rahmetli Bekir dayımın bahçesinde bir beyaz kiraz ağacı vardı. Köyde başka hiç bir yerde beyaz kiraz olmadığından çok dikkatimi çekerdi. İş güç zamanı erdiği için hep tarlada bostanda olan dayımel, ondan ne kadar yiyebilmiştir bilmiyorum, ama ben dayı malını çalmaya cesaret edemediğimden, ancak çalanların verdiği iki üç taneyle yetinmişimdir. Zaten çok geçmeden bugün bankanın bulunduğu bina için yıkılan eski taş bina yapılırken kesildi gitti güzelim kiraz. Anca baktıkça ağzımızdan akan suların zihnimizdeki çokluğu kaldı, kala kala.

Er armıtlarıysa gerçekten erken ererdi. Dikkatimizin onlara döndüğü ilk günler henüz tam ermemiş olduğundan dişlenerek biraz araya giderdi armutlar ama, çok geçmez olgunlaşma tamamlanınca sadece çekirdeklerini çıkarır, kalanını olduğu gibi indirirdim mideme. Evin önündeki kapının sağındaki armut ağacının üç dalına üç ayrı cins aşı yapmıştı babam. Bir başka ağaç, evden dükkana giderken soldaydı. Topalarmıt derdik ona. Hikayesini bir başka zaman anlatırım onun ama erkenden kurtlanırdı hep. Ama esas armut şimdi Züfre bacımın evin olduğu yerdeydi. Ağaç çok büyük değildi ve dalları inceydi ama yaz sonuna doğru eren meyvesinin her biri kiloya yaklaşırdı ve incecik kabuğu, yumuşacık, sulu ve tatlı etiyle yemesi çok nefis olurdu. Ev yapılırken kesilmiş maalesef. Düşünüyorum da şimdilerde bahçede hiç armut ağacı yok sanki.

Kaysı ve şeftali ağaçlarımız az, elmalarsa çok ve birkaç çeşitti. Küçük ve lekeli meyveleri olan kaysı ve dükkanın ardında bulunan şeftali ağaçlarımız çok yaşamadılar ama çocukluğuma tadlarını bırakıp gittiler. Elmalarsa zamanla azalıp yaşlansalar da hala varlar eğri büğrü gövdeleriyle ahırın ardında.

Asmalarımızsa hala olduğu gibi pek çoktu. Babam Şıngır, Efe ve Düden bağlarındaki yüzlerce omacayla yetinmemiş, bahçeyi de asmalarla bezemişti. Kuyuya giden yol iki yanlı; ahırın ardı, Osman dayımla, Hatça deyzem ve Emine deyzem tarafınlarındaki duvarlar boyu tek yanlı asmalarla kaplıydı. Odanın dükkan tarafında da bir asmamız vardı. Çoğu hala duruyor bunların. Babam türlü çeşit üzüm üretmişti kendi elleriyle yaptığı yarma aşılarla. Küçük taneli büyük taneli, çekirdekli çekirdeksiz, ak kara mor renkli, tatlı mayhoş, bir sürü üzüm güzün hem tadı, hem tuzu, hem umuduydu. Bunlar çingillere ala düşmesiyle başlayan günlük yemelerimizle bitmez, bağbozumunda bir kısmı kesilip bağların üzümleriyle beraber pekmez yapılırdı. Ama bir kısmı da dalında bırakılır, erken kışa kadar misafir geldikçe kesilip ikram edilirdi. Bağlardan kesilen çingillerden ev altlarında hasırlara da serildiği olurdu, serinde bir kaç hafta daha dayansın diye.

Sağolsun Güssün yengem, kaynanasının adetini sürdürüyor. Geçen köye uğradığımızda Aralığın ikinci haftası olmasına rağmen salkımlar hala daldaydı. Bir kısmına hem kurttan, kuştan, arıdan, hem de soğuktan korumak için bez torba bile takmıştı. Dalından yediğimizden gayrı bir koliyle kızımıza hediye de gönderdi. Yedikçe yengemize minnetlerimizi, ana babamıza ve tüm geçmişlerimize Rabb’imizden rahmet dileyen dualarımızı gönderiyoruz.

Bütün bunların yanında elbette ayvamız da vardı. Evimizle dükkanımızın arasında dükkan tarafında alçak bir taş duvar vardı ama ev tarafında muhtemelen ev yapılırken kullanılan ağaçların yüz tahtalarından seyrekçe çakılmış belki bir, belki birbuçuk metre yüksekliğinde bir tahta duvar vardı ki, ayva ağacı mı diyeyim ayva çalısı mı diyeyim, onun yol tarafındaki taş duvarla birleştiği köşedeydi. Meyveleri küçüktü ve her ayva gibi zor yenirdi ama ayva ayvaydı işte. Güze varınca onu da tatma fırsatım oluyordu sayesinde. Ağaçlaşamamış, hemen toprak üstünden dallara ayrılıp aldığı çalı görüntüsüyle işgal ettiği köşede, hala bir iki dalı yaşıyor bunca yıla direnerek.

Buraya kadar gelmişken bir elmadan daha söz etmem şart oldu. Güz sonunda bahçedeki bütün sebzelerin köklerini kökenlerini kışın ineklere yedirmek için toplayıp samanlığa yerleştirmek için sökerken, bahçenin orasından burasından yer elmaları da çıkardı. Bilmem bilir misiniz bunları. Eğri büğrü topukları vardır patates gibi. Yerüstüne uzayan gövdesi tek bir dalın etrafında büyükçe yapraklıdır.  Özel olarak ekilmezlerdi. Ancak kuyudan çekilen suyla güzelce yıkayıp temizledikten sonra kabuklarını çakıyla kalınca soyar ve bu kabukları tekrar yetişsinler diye bahçenin orasına burasına atardık. Gerçekten de ertesi sene tam mevsiminde yetişirlerdi de. Hatta güzün bulunmamışlarsa bahçe bellenirken de çıktıkları olurdu. Karın altında bozulmadan bahara ermiş bu yumruları belin önünden alıp da yiyeceğiz diye belcilerin etrafından pır dönerdik. Yemesi çok hoş olmazdı ama meyve meyveydi işte. Bugünün ithal ikameci market tezgahlarından bakıldığında yokluk ve yoksunluk zamanlarıydı o yıllar, ama biz onlarla mutluyduk ve biz onlarla bizdik.

Bahçemizde ceviz yoktu o yıllarda. Bilirsiniz ‘ceviz altında ot bitmez’ diye bir ata sözümüz vardır. Gerçekten ceviz yapraklarından çıkıp özgül ağırlığı nedeniyle toprağa doğru inen sülfür gazı hem nebatatı etkiler hem hayvanatı. İnsan bile ceviz altında bir süre kalsa sersemleşir kalır. Belki de bu sebeple ekmemişti babam. Ama Muammer dayımın, Emine deyzemin yıllar önce satılan Beyşehir’deki evinin arka bahçesindeki devasa ceviz ağacından filizlendirerek kuyunun yanına ektiği fidan, artık koca ağaç oldu da, bu eksiğimiz de tamamlandı. Koca koca cevizlerin iki parmakla nasıl kolay kırıldığını görseniz şaşırırsınız. Ben de deyzem daha Beyşehir’de otururken bir fide alarak götürüp Güleçköy’deki bahçenin ortasına ekmiştim. Bayağı büyüdü ama meyveleri nemli iklimden olsa gerek dalında küflenip kurtlanıyor hep. Kayınvalide ikiye bir keseyim mi diye haber gönderiyor ama geçenlerde yalvar yakar bir yıllık daha izin aldım ağaca.

Ha, bizim bahçede muşmula da yoktu. Hala da yok. Yeni zamanlarda bile olsa Derebucak’ta ekip yetiştiren var mıdır bilmiyorum. Çilek, kivi ve karpuzdan sonra belki muşmula yetiştiren de vardır. Küresel ısınma bizim ellerde de normalde olmayan sebze ve meyveleri yetişebilir kılıyor böyle. Eskilerde karpuz ekenler şalak, kavun ekenler kelek alabilirlerdi ancak. Gencek bahçeleri bizim tarafa göre daha sehil olmasına rağmen kavun orada bile tam olmazdı. Büyüyebilenler doğrudan yense bile küçükleri turşu olabilirdi ancak. Muşmulayı ben ilk defa Beyşehir’e taşındığımız yıl arkadaşlarla gittiğimiz İskender bahçelerinde görüp tatmıştım. Hırsızlık demesek de izinsiz olan bu turlarımızdaki yemelerimiz, sahipleri yüce gönüllülük yapıp geriye doğru haklarını helal etmemişlerse, boynumuzda borç olarak kalacak gibi duruyor artık. Bu bahçeler sonraki yıllarda imara açıldı ve betonarme apartmanlarla doldu maalesef. Muşmulalar da masal oldu, adını Makedonyalı Büyük İskender’den alan bahçeler de.

Peki ben bütün bunları niye yazdım? Bu akşam bir elma, bir mandalina ve bir portakaldan oluşan meyve tabağımdan portakalı alıp ellerimle soyarken zihnim çok eskilere gitti. Babamın köyde bakkallık yaptığı yıllara. Mandalina, greyfurt zaten bilmezdik de portakal kışın önünde kamyonla gelirdi. Yere serilmiş çulların üstüne yığılır, akşamları da üstleri çulla örtülürdü. Bazen üstlerine kar yağdığı bile olurdu. Köylüler portakal almaya çuvalla gelir, doldurulmuş çuvallar ağaca asılmış kantarla tartılırdı. Şimdiki gibi bugün üç tane alayım, yarın beş tane alırım gibi lüksler yoktu. Bir yılda portakal ya bir kez gelirdi ya iki kez. Parayla veya veresiye yazdırıp borca bu seferler kaçırılmaz, çolukla çocukla, hısımla akrabayla yenirdi. Ha zannetmeyin ki babamız bakkal diye bizim sınırsız yemek hakkımız olsun. Asla böyle bir fırsatımız olmadı. Hatta babamın muhtarlığı üstünden gelen şehirli misafirler portakalı bıçakla altı yaprak soyarlardı da sofra kalkınca evin çocukları olarak biz o kabukları alır, önce beyazlarını dişlerimizle sıyırıp yer, sonra kabuğu sobanın üstünde ikiye katlayıp sıkarak suyunun alev almasını seyreder, en sonunda da odaya koku versin diye sobanın üstünde kuruturduk. Dahası, zamane çocuklarının hiç bilmediği, kitap yaprakları arasında çiçek gibi portakal kabuğu da kuruturduk.

İşte buralarda dolaşan zihnimin dehlizlerine dalıp, bu gece de bunları çıkardım teberrüken. Covid kıranının baskısında yüzleri sararmış insanımıza, işsizliği, susuzluğu, yolsuzluğu unutturup dün olduysa yarın da olabilir umudunu iletmek için de, yazıverdim böylece.

Sahi, aşı sıranız geldi mi sizin…

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz. Anladım