Online Giresun Platformu
Adını Sonra Koyacağız…

Ayşe Zarakol, Yenilgiden Sonra’da köken, renk ve refah aynı olsa bile diyerek içerliler/established ile dışarlılar/outsiders arasındaki ilişkiyi üç nedende topluyor:
- İçerlilerin içerliliklerinden kaynaklanan göresel örgütlülükleri dışarlılardan üstün olduklarını düşündürür.
- Dışarlılar, içerlilerin göresel örgütlülüğünün oluşturduğu göresel gücünden dolayı kendilerinin aşağı olduğunu düşünür.
- İçerliler ortak değerleri paylaşsalar bile dışarlılarda utanma hissi yaratır.
Yetmişdokuz İran Devrimi, üç günde gerçekleşmiş bir sonuç değildir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında ülke eften püften sebeplerle kuzeyden Rusya ve güneyden Birleşik Krallığın saldırısına maruz kalmış ve direnişine rağmen işgal edilmiştir. Ellili yıllarda tamamıyla Birleşik Krallığın elinde olan petrol millileştirilmiş ancak Amerikanya ve Birleşik Krallığın ortak darbesiyle tekrar el konularak olası bağımsızlık engellenmiştir. İran’da altmışlı ve yetmişli yıllar boyunca süren hareketlilik ağırlıklı olarak dindarlarca üretilmiş ve sadece Şah’a karşı değildir, Şah’ın temsil ettiği ve teslim olduğu emperyalizme karşı bir bağımsızlık hareketidir de. Şahla beraber ülkeden emperyalizm de uçağa binip gitmiştir.
O günden bu güne, Amerikanya kışı geçirip yediği ayazı unutmayan kurt gibi elinden kayıp giden petrolü geri almak için sürekli söylem üstüne söylem, eylem üstüne eylem üreterek küresel etki ve yetki ajanlarıyla İran’ı şeytanlaştırmaya çalışmış, İsrail de bu süreçte hep devrede olmuştur. İran da, Humeyni’nin dilinden Amerikanya’yı ‘büyük şeytan’ olarak tesbit etmiş ve ‘küçük şeytan’ İsrail’in işgalinde olan Filistin ve Kudüs üstünden karşı söylem ve eylem gücü oluşturmaya çalışmıştır. Bu çabalar maalesef diğer halkı Müslüman ülkelerin Amerikanya-İsrail işbirlikçisi muktedirleri tarafından sürekli Şia-Sünni çatışması üstünden sunularak gerçek hep karartılmaya çalışılmış ve İslam Ümmeti konuda duyarsızlaştırılmıştır.
Devrimden beri Amerikanya-İsrail zorunda küresel ambargo altında yaşayan, yıllarca savaşmak zorunda bırakılan, istediğini istediğinden alamayan, istediğini istediğine satamayan, dindaşlarından bırakın eylemseli söylemsel destek bile göremeyen, ihramla insanların eşitlendirildiği Hac’da bile ötekileştirilerek üstüne yürünen İran, sürekli varlık-yokluk psikolojisinde yaşamış, buna bağlı olarak da yapış edişlerinde zaman zaman belki yanlışa düşmüştür. El altından sattığı petrolün parasını altın olarak tahsil edebilmek için Rıza Zarrap gibi bir kırtipiyozun ailesine bile muhtaç olması diğer yanlışlarına bakarken kullanılabilecek doğru bir perspektif verir aslında.
Bugün sıkça eleştirilen İran’ın devrim sonrası uluslararası ilişkileri ve kriz bölgelerindeki antiemperyalist yapılanmaları onun biraz da mecburiyetidir. Emperyalistler ve işbirlikçilerince devrim ihracı veya mezhepçi tutum olarak paketlenip satılan bu girişimleri maalesef ümmet, geçmişi muktedirlerin tarih yazımından okuyunca doğru cevap verememiş ve süreçte hep emperyalistlerin tarafında yer alarak Malcolm X’in kendi toplumunda ürettiği kavramla ‘ev zencisi’ kalmıştır. Bugün emperyalizmin insan devşirme mekanları olan cafelerde oturup kahkahalarla sünnilik satan sanalşörler ne yaptıklarını, niçin yaptıklarını, nerede yaptıklarını, ne zaman yaptıklarını, nasıl yaptıkları ve kimin yararına/kimin zararına yaptıklarını ayrımlayamayan mankurtlardır. Aytmatov’unkilerle bunların tek farkı onda beyni sıkan deve derisi kullanılırken bunlarda izanı çürüten sosyal medya mecralarının beğeni tıklarıdır.
Osmanlı’nın çekilişi sonucu Filistin’in işgaliyle başlayan süreçte ise Gazze Direnişi bir başkadır. Filistin Kurtuluş Örgütü çatısında toplanan muhtelif direniş gruplarının uzun yıllar süren çabalarından sonra şehit Ahmet Yasir’le yeni bir yola koyulan direniş, şehit Yahya Sinvar’la Yedi Ekim’de ‘ne olacaksa olsun’a başlamış ve İsrail-Amerikanya’yı çaresiz bırakmıştır. Gerisi bir tarafa tünelleri fethetmek için alayıvala ile gelen Amerikanyalı generalin arka bacaklarının arasına kısılmış kuyruğuyla gidişini kimse duyamamıştır. İkinci yılının sonlarında direnişi İran’dan kırmaya kalkan Amerikanya-İsrail koalisyonunun, kapsamında ilk defa kendi topraklarında darbe yemişliğini görmezden gelerek Oniki Gün Savaşından sonraki muhalif gösteriler hızla sönümlenince daha etkili bir saldırıyla gösterilerin tekrar başlayabileceği zannıyla ve muhtemel bir rejim değişikliği umuduyla Yirmisekiz Şubatta başlattığı saldırı bugün sonu belirsiz bir saldırı-karşı saldırı furyasıyla sürüyor.
Amerikanya-İsrail koalisyonu bu furyada açık bir şekilde yeniliyor. Gerçekte hava ve deniz gücü olmayan İran, füzeleriyle düşmanlarını ve düşmanlarının işbirlikçilerini tokatlıyor. Başta Velayet-i Fakih’i olmak üzere üst düzey asker ve sivil bürokratlarını iki kez kaybetmiş olmasına rağmen akıl almaz bir performansla savaşıyor.
Bu savaşta Amerikanya ve İsrail tartışmasız saldırgandır ve diğerleri bir tarafa Trump ve öldüğü aşağı yukarı kesinleşen Netanyahu savaş suçlusudur. İran ise bu savaşın mağdurudur.
Bu savaşta İran’ın haklı saldırılarından kim korunmak istiyorsa ülkesindeki Amerikanya ve İsrail üslerini ve kurumlarını kapatmak zorundadır.
Yarın bu savaş durur mu? Durmaz. Tarafların kayıplarının izahı ortaya çıkmadıkça bu savaş durmaz.
Yarın bu savaş durmalı mı? Durmamalı. En azından orta erimde bile yeni bir savaşı engelleyecek kayıplar oluşmadıkça ve beyanlar edilmedikçe bu savaş durmamalı.
Aslında bu savaşın gerçeği, Amerikanya’nın halen Filistin’den çoğu çoktan kaçmış işgalci İsrail vatandaşlarını Hind okyanusuna ve Akdeniz’e yığdığı gemilerine doldurup götürmesi gereğidir. Onları artık ‘dost’larından almaya çalıştığı Kanada’ya mı yerleştirir Grönland’e mi bilemem. Ama Merkez coğrafyanın sıcağından sonra Kuzey’in soğuğu belki akıllarını başlarına getirir onların.
Merkez coğrafya ise daha çok olaylara ve savaşlara şahit olacaktır bundan böyle. İsrail bitince sıra işbirlikçisi muktedirlere gelecek. Artık içerlilerin üstünlük söylemleri çöktü, dışarlıların aşağılık duygusu bitti, utanma/utandırma devri kapandı. İsrail’e düşen her füze sadece İsrail’i yıkmıyor, asırlardır insanlarının zihinlerine ve gönüllerine vurulmuş esaret prangalarını kırıyor. Elbette bunların küresel etkilerini de göreceğiz.
İletişim mecralarında -ülkemiz dahil- kullanılan suçlayıcı, yargılayıcı, aşağılayıcı dille mazlum yerine zalime verilen destek de yetmeyecek göreceklerimizin engellenmesine. Ötesinde savaşın, sömürünün, zulmün, küfrün hiç uğramadığı iftar ve sahur programlarındaki sahte acındırmalar ve boş hükümlendirmeler de yetmeyecek.
‘Amma da üfürdün’ diyenler; durun ve yüreğinizi dinleyin, hissettiğiniz üfürüğümün akıllarda fırtınaya dönecek yüreğe vurmuş yelidir şimdilik.
Sahi siz fitrenizi kaçtan verdiniz? Bir de unutmayın bugün arife, yarın bayram. Fitre vermenin son günü.
