Giresun Haberleri

Ayak Sesleri…

0

Asla eşitlikçi ve demokratik değildirler. Asla insan hak ve hürriyetlerine inanmazlar. Asla düşünce ve düşündüğünü ifade özgürlüğünü önemsemezler. Asla piyasa ekonomisine takılıp kalmazlar. Batı ve batılı için, uğruna mücadele edecekleri, yolunda milyarlarca insana zulmedecekleri ve hatta ölmesi gerekenlerin, her türlü hile ve desiseyle geliştirdikleri suikastlerle, darbelerle, vesayet savaşlarıyla birbirlerine yeterince öldürtemedikleri hallerde, bizzat öldürürken tesadüfen ölebilecekleri tek değer, çıkardır.

Bakmayın siz kendilerine sözde Yunan ve Roma medeniyetlerinin tanrıları, düşünürleri, düşünceleri ve kültürleriyle bir altlık oluşturup, üstüne de hristiyanlık sosunu boca ederek yeryüzüne caka sattıklarına. Onların ne Yunanlılıkları Yunanlılıktır, ne Romalılıkları Romalılıktır, ne de Hristiyanlıkları Hristiyanlıktır.

Afrika’da, Asya’da ve Amerika’da asırlar boyu köleleştirdikleri insanların terini, öldürdükleri insanların kanını, çöktükleri coğrafyaların malını, nasıl sömürüp de semirdiklerini bir gün gelir yeryüzünün çocukları öğrenir de hesap sorarlar veya öz çocukları öğrenir de iğrenirler diye, kendilerini ‘medeni insan’ yaftasının arkasına saklarken, bir de medeniliklerinin kaynağını, günümüzden otuz asır geriye götürerek önce Yunanlılara sonra da Romalılara dayandırmışlardır. Halbuki bugün bize medenilik satan bu madrabaz Avrupa uluslarının tümü, öykündükleri önce Yunanlılar ve sonrasında Romalılar tarafından dışlanıp, barbarlar olarak tescillenerek üst üste sürdürülen saldırılarla öldürülmelerinden öte, yüzyıllar boyunca insan bile sayılmayan köleler olarak evlerde, tarlalarda, gemilerde çalıştırılmış ve gladyatör olarak arenalarda birbirlerine boğazlatılmışlardır. Emeğin ve emekçinin aşağılandığı ve para, mal ve zenginin kutsandığı bu toplumlarda hakimiyet  güçlülere aitti ve eşitlik, özgürlük, eğitim ancak güçlülerin oluşturduğu üst sınıfların hakkıydı.

Avrupa’nın bugünkü ulusları, o yüzyıllardan alacakları derslerle ‘insan’ olmak yerine, kendilerine yapılanların intikamını başkalarından almak üzere batıya, güneye ve doğuya yelken açıp ulaştıkları her coğrafyaya aç köpekler gibi saldırmışlardır. Bugün ‘medeni insan’/‘modern insan’ yaftalarının altında, insana ve insanlığa kin ve nefretlerinin sebebi olarak çektikleri eziyetler ve sonucu olarak çektirdikleri eziyetler vardır. Bu kin ve nefretleri, gittikleri her yeni coğrafyada, özgür, sınıfsız ve emekle üretilenin eşit paylaşıldığını gördükleri her yeni toplumda daha da artmıştır. Özellikle Güney ve Kuzey Amerika’da hastalıkları ve silahlarıyla bile isteye yok ettikleri toplumların vebali, boyunlarında daima kalacak zulüm yaftalarıdır. Afrika’da çiftliklerde ve madenlerde zorla çalıştırırken keyfe keder öldürdüklerinden öte, sözde savaşlarda kırdıklarından gayrı, bir de çalışacak insan bırakmadıkları Amerika’ya götürüp köle olarak sattıkları insanların ahı kulaklarında çınlamaktadır her daim. Bugünkü uyuşturucuyla mücadele söylemlerinin ve savaşlarının derinliklerinde, Asya’da savaşla sattıkları afyonların utancı vardır sadece. Ancak bunların görülebilmesi için bağlanmamış gözler, kandırılmamış vicdanlar ve devşirilmemiş akıllar gereklidir.

Bunların, hristiyanlıkları da sorunludur aslında. İsa Aleyhisselam’ı yahudilerin şikayetiyle çarmıha geren Romalılar, Nasranilik veya İsevilik adıyla yayılmaya başlayan yeni dinin mensuplarına da etmedik zulüm bırakmamış, onları dağ tepelerinde, yer altlarında, vadi diplerinde yaşamak zorunda bırakmışlardır. Neden sonra onunla baş edemeyeceklerini anlayıp ona katılmaya mecbur kalmışlardır. Ancak sadece adını Hristiyanlık olarak değiştirmekle kalmamış, konsül dedikleri düzmece toplantılarla kitabını çoğaltarak, akidesini ve ibadetlerini tahrif ederek kendilerine uygun bir din yaratmışlardır. Ardından da, bu günün Avrupa uluslarını oluşturan ‘barbarlar’ı zorla hristiyanlaştırmışlardır. Bunlar da, öğrendiklerini bir yandan henüz hristiyanlaşmamış çeper kavimlere karşı uygularken, bir yandan da Hicri beşinci yüzyılın ortalarından yedinci yüzyılın ortalarına kadar sözde mukaddes toprakları geri almak, özde ise İslam coğrafyasının zenginliğine çökmek için Müslümanlara uygulamaya çalışmışlardır. Anadolu’da Türkler, Şam ve Kudüs’te Kürtlerin elinde sinek gibi ufalanmaksa bu coğrafyalardaki hazin sonları olmuştur.

Hicretten önceki ikinci yüzyıldan Hicretten sonraki yedinci yüzyıl ortalarına kadar, Avrupa’nın yaşadığı karanlık çağ, kendilerine ulaşan tüm ışıkların soğurulduğu tam bir istibdat dönemidir. Yönetici elitlerle kilise elitlerinin işbirliği, topluma zulüm ve ölüm olarak yağarken tüm kitaplar yakılmış, farklı konuşanı bırakın farklı düşünen tüm insanlar işkencelerle öldürülmüştür. Öyle ki, Aydınlanma dönemine geçişleri ancak Endülüs, Bağdat, Şam, Kahire, İstanbul alimlerinin kadim Yunan ve Roma eserlerini ötekileştirmeden alıp geliştirdikten sonra yazdığı eserler üzerinden olabilmiştir. Ancak bugün bağnazlıkları öylesine derinleşmiştir ki Müslümanları ve Müslümanların bu sürece katkılarını asla kabullenmezler. Müslümanlardan kalmış bırakın kültürel eserleri, mimarı eserleri bile yakıp yıkarak, olmadı biçimsel ve işlevsel olarak değiştirerek dikkatli gözlerden yüzlerce yıl kaçırmaya çalışmışlardır. Onlar sadece batılıdırlar. Hatta batılılıkları bile görecelidir onların.

Müslüman coğrafyalarda onca rasathane varken, kendilerinin ilk kurduğu Greenwich’de olduğundan meridyen sistemini de oradan başlatmışlardır. Buradan geçen boylamı sıfır kabul ederek, yüzseksen doğu boylamı ve yüzseksen batı boylamı çizilmiştir. Sıfır meridyenin tam tersinde yer alan ve antimeridyen de denilen çizgide batının günü biterken doğunun günü başlar. Bu tasarımda doğu meridyenleri üçe bölünürse, sıfır altmış arası yakındoğu, altmış yüzyirmi arası ortadoğu ve sonrası antimeridyene kadar uzakdoğudur. Otuzuncu doğu meridyeni, nerdeyse İzmit’in üstünden geçer ki, burası yakındoğunun tam ortasıdır. Bu matematiksel bölümün ortadoğusu, altmışıncı meridyenin geçtiği Aral gölünün üstünden ve İran’ın Afganistan’a yakın sınır topraklarından başlarken bitişi de Moğolistan’ın ötesinden Şangay’ın üstünden geçer.

Ama bu bölüm günümüzde hiç de böyle değildir. Ortadoğu kavramını ilk kullanan İngilizler bununla Anadolu’dan bölünmemiş Hindistan’a kadar olan coğrafyayı tanımlamışlardır. Bu tasarım ortadoğuyu gerçek anlamda otuz boylam batıya kaydırsa da, çok ses etmeyip ‘eh, hadi öyle olsun’ desek bile, sonradan yaptıkları hatayı farkedip Avrupa’yı olması gereken yakındoğuluktan çıkarıp, gözümüzün içine baka baka batıya dönüştürmüşlerdir. Ortadoğu da, yakındoğuyla aynılaşarak, mağrip Afrika’sı ve doğu Avrupa’sı hariç olmak üzere Osmanlı coğrafyasına indirgenmiştir. Uzakdoğuysa nerdeyse kullanım dışıdır. Bugün artık batı, söz geçirmekte zorlanmaya başladıkları Türkiye’yi doğuda bırakarak, otuzuncu doğu boylamından başlayıp, Avrupa, Atlantik. Amerika ve Pasifikten ilerleyip Pakistan’la bitmektedir. Kalan doğu, altıyla üstüyle bile hesaplansa, yerkürenin yüzde en fazla onbeşine tekabül eder. Yani batı aklı, dünyanın nerdeyse yüzde seksenbeşini batılaştırarak muhtemel hesapları için kendinden başkasına kapatıp el koymuştur. Açgözlülüğün, sahtekarlığın, tamahkarlığın, düzenbazlığın, hırsızlığın yani çıkarperestliğin dibidir bu.

Daha ötesi bu batılılar, yeryüzünde vardıkları ‘tarihin sonu’nda ve kalmış tek düşmanla yürüttükleri ‘medeniyetler çatışması’nda ötekileştirerek yok edilecek hedef haline getirdikleri Müslümanları, otuzuncu doğu boylamıyla yetmişbeşinci doğu boylamının ve ekvatorla kırkbeşinci kuzey enleminin arasına sıkıştırarak, içerde yetiştirdikleri işbirlikçileri eliyle ürettikleri sorunlar üstünden ve emelleri doğrultusunda istihbarat örgütleri aracılığıyla kurup işlettikleri terör örgütleri eliyle, tıpkı İnkalar, Aztekler, Mayalar, kuzey amerika Kızılderilileri gibi yok ederek, küresel sömürü düzenlerini sürdürme telaşındadırlar. Çıkardıkları vesayet savaşlarında ‘minimum zarar maksimum kar’ ilkesiyle hareket ederek insanları sürekli öldürürken kaynakları da sürekli çalmaktadırlar. Dün çizgi romanları ve renkli filmleriyle kırmızıya düşman ettikleri insanlarını ve insanlığı, bugün sanal oyunlarını ve sosyal medyalarını da ekleyerek aynı usül ve ürünlerle yeşile karşı şartlandırmaktadırlar.

Her Müslüman ülkeye veya değişik ülkelerde bulunan Müslüman azınlıklara karşı, farklı zulüm ve kıtal yordamları uyguluyorlar. Somali’den Bosna’ya, Afganistan’dan Irak’a, Libya’dan Suriye’ye fırsat buldukları, işbirlikçi ürettikleri, zafiyet gördükleri an doğrudan saldırdılar. Arakan, Doğu Türkistan, Hindistan, Mali gibi ülkelerde hep sorunun parçası oldular. Mısır, Suudi Arabistan, Kuveyt gibi ülkelerde hep söyleyegeldikleri demokrasi, özgürlükler gibi masallarını unutarak muhteris muktedirlerin sırtını sıvazlayıp ülkelerini soydular. Gözlerinin kesmediği Sudan, İran, Türkiye gibi ülkelerde mesnetsiz suçlamalar, darbe teşebbüsleri, ambargolarla iç karışıklık çıkarıp müdahale ortamı oluşturdular.

Halen dayatılmış emirlerine uymayan devletleri ve üretilmiş algı yöntemlerine kanmayan toplumları, örgütleri, ajanları, devşirmeleri eliyle yaptıkları bol ölümlü saldırılar üstünden korkutarak, Müslümanlara yönelik bir nefret dalgası yaratıyorlar. İslamofobi adıyla paketledikleri bu operasyonlarını genişletmek için, ‘ordularıyla müdahale korkusu’ndan başka ederi kalmamış paralarını sürekli basarak, yetmedi dijital platformlarda üreterek, dağıtıp kamuoyu oluşturmaya çalışıyorlar. Geliştirdikleri sanal alemin iletişim mecraları eliyle de, hak ve hakikati haykıranları bir tıkla susturup ‘görünmez’ ederken, batıl ve yalanı yükseltip yaygınlaştırarak, gerçek hayattan öte sahte yaşamları öne çıkararak, savaşta yeni zaferlerin hayallerini kuruyorlar.

Ama dünya, bu zulme daha fazla tahammül edemez. Bundan böyle dünyaya dair tanımlamaların eski kavramlar üstünden ve paylaşımların eski fikirler, kurumlar, kuruluşlar, örgütler, devletler ve birlikler üstünden sürdürülmesi mümkün değildir. Batı ve ötesi, batılı ve ötekiler gibi asimetrik kast yapılandırmaları deşifre oldular. Üç maymun öldü. Bu dünya okumaları artık insanlara yetmiyor. İnsanlar açlıklarının, yoksunluklarının, yokluklarının ayrımına vardılar. Hiç beklenmedik ülkelerin sokakları hareketleniyor. Doğudan batıya, güneyden kuzeye ölümüne bir göç sürüyor. Dayatılmış kalkınmacılık ve kışkırtılmış tüketim üstünden gelişen ve küresel ısınmayla artan çevre sorunları, bu süreçleri daha da büyütecek. Başka gezegenlerde aradıklarını bulamadılar. Zaten bulamayacaklardı da. Artık rahat uyudukları günler ve geceler bitti. Sırtları gerileye gerileye son duvara varıp dayandı.

Bundan sonrası, onlar için hesap vaktidir. Ya gayrisafi küresel hasılanın kahir ekseriyetinin kullanımıyla ilgili bütün ayrıcalıklarından soyunup, çok kültürlü dünyanın tek kültüre indirgemeci aklın bütün ayrımcılıklarından vazgeçip, herkesi özgür ve eşit görüp ‘adalet’e sığınacaklar, ya da bilim ve teknolojilerine dayanıp, kulaklarının dinmeyen uğultularını durdurabilecekleri zannıyla, insanları çok daha büyük kitleler halinde öldürmeye başlayacaklar.

Covid kıranı onların bir oyunu mu bilemem. Ama Allah’ın bir ayeti olduğu kesindir. İster bile isteye ortama sürülmüş olsun, ister bir laboratuvardan kaçmış olsun, ister bir mağaradan avlanmış yarasadan Wuhan pazarında bulaşmış olsun, bugün yeryüzüne yayılmış ve tüm insanları huzurunda hazırola getirmiştir. Görünen odur ki daha da etkisini uzunca bir süre sürdürecektir. Kitap ineli ondört asır geçti diyenlere karşın, hak ve hakikat her gün ve her an kevni ayetler üstünden inmeye devam etmektedir ve imanımız odur ki inmeye devam edecektir. Okuryazarlığı olmayana milyonlarca cilt kitap barındıran kütüphaneler neyse, kalpleri mühürlenmişlere de Covid odur.

Ama gün gelecek, Covid de her bitmiş gibi bitecektir. Ölenler ölecek, kalanlar kalacak, ama hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır. Gavur şüphesiz gavurluğunu her şeye rağmen sürdürecektir. Müslümansa Rabb’inin büyüklüğünü bir kez daha temaşa etmenin huzur ve sükununda, aklını ve gayretini bileyerek, yenilgilerini zafere taşımanın telaşında olacaktır. Onlar bilirler ki, aydınlığa en yakın an karanlığın kesifliğindedir. Renkli ama sanal gerçekliklerle boyutlandırılmış, süslü ama yalan metaforlarla pazarlanmış, ünlü ama sahte insanlarla sunulmuş karanlıklar, gerçeğin aydınlığında kaybolup gidecektir.

Batının ileri karakolluğuna soyunmuş kurumlar ve onların güvenliğine sığınmış akıllara yazıklar olsun. Toprağa, suya, havaya ve ateşe yemin olsun ki ‘zulm’ün hüsranı başlamıştır. Zafer, eninde sonunda ‘adalet’indir.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz. Anladım