Giresun Haberleri

Ekmeğin Helalliği Emeğindedir

0

Bugün onbeş temmuz ikibinyirmibir. Onbeş temmuz ikibinonaltıda, ikinci dünya savaşının sonunda ülkemizin sahipliğini lozan anlaşmasıyla kayıt altına alan İngiltere’nin, bu yetisini, sözde yeni dünyanın fırsatı olarak görülen, ama aslında ‘avrupalı’ların yüzlerce yıl süren kavimler göçünde geliştirdikleri doymak bilmez zulüm ve ölüm iştahlarıyla çekirge afatı gibi göçüp yayıldıkları bütün kıtanın binlerce yıldır yaşayan kavimlerine yönelik soykırımları sonrası kurdukları canavarlar birliğine, yani amerika’ya devretmelerinden sonra, onun ülkemizi asırlarca her ahval ve şerait altında zapt-ü rapt altında tutabilmek ve kendi sömürgen varlığını kamufle edip meşrulaştırmak adına geliştirdiği antikomünist söylem ve yaklaşımlar için kurduğu veya kurdurduğu veya sahiplendiği resmi/gayriresmi, gizli/açık ve dindar/laik/liberal/muhafazakar/ milliyetçi ama yönetmeye müsait örgüt ve teşkilatlardan biri olan ve binbir türlü ama örtülü desteklerle ülkemizin insan ve finans kaynaklarının ve itibarının kullanımıyla amerikan muhipleri/ajanları üretebilmek için küresel aktör haline getirilmiş fetulahçıların, yeniden kendi ayakları üstünde durabilme gayretine yönelen Türkiye’nin, dayatılmış tutsaklığa mahkumiyetini sürdürebilmek için sahiplerinin emir komutasında, ağırlıklı asker ve sivilden, efsunlanmış mankurtlarıyla giriştikleri darbenin, coğrafyamızın yeniden tasarlanması sürecinde işbirliği yapan ve ‘yeni sahipliğe’ soyunanların verdiği bilgilerle ve ülke içinde süren derin sosyolojik ve demografik çatışmaların mecburiyetinde saf saf eridiği ve sonuçsuz kaldığı gecenin beşinci yıldönümü. Çok derin ve geniş hamle ve karşı hamlelerle geçen, her hamlede farklı ittifakların ve düşmanlıkların oluşmasına sebep olan, kimin nerde durduğunun ve kimin kiminle iş tuttuğunun karışıp karışıp yeniden düzenlendiği, her biri tam üçyüzaltmışbeş gün süren beş yıl. Ki bu günlerin her biri tam yirmidört saat olarak saniye saniye yaşandı. Ve yaşanmaya devam ediyor.

Binlerce yıldan beri süren insanlık tarihine bugünden bakıldığında, okuyarak, araştırarak, kazarak ulaşılan bilgilere göre insanların arasından sadece ‘deve dişi’ mesabesine varabilenler, yani anlamlı, önemli ve faydalı iş ortaya koyabilenler, öne çıkabilmişler. Milyarlarca insan, bu binyıllar boyunca doğmuş, yaşamış ve ölmüş ama bunlardan sadece birkaç bininin esamesi okunuyor bugün. Hele ‘küresel toplumun en az yüzde ellibirinin bildikleri’ gibi ortalama bir kısıt koyarak sayılsa, bir insanın el ve ayak parmakları sayısına ulaşamaz hatırlanabilenler. Her köyün, her kentin, her ülkenin şüphesiz kendilerini ilgilendiren özel, öznel ve kıymetli insanları vardır mutlaka, ama insanlığın etrafında gelişen, oluşan ve nihayetinde biten veya bitmeyip yeni safhalarıyla süren olaylar zincirinin akıl, zihin ve gönülleri kimi zaman sevince boğan kimi zaman da hüzne garkeden ruhsal girdaplarında unutulup gitmekten kurtulabilenler o kadardır işte.

Onbeş temmuz olayları ve insanları da, zaman sonraki yüzyıllara uzarken ihanetlerinin ve sapkınlıklarının neticesinde ‘cami duvarına sivme’ söylencesinin tadında buruk da olsa bir iz bırakabilirler mi bilmiyorum. Ama günümüzün küresel egemenlerinin görece başarısızlığını anıştıran bu olay ve insanları unutturmak ve efeliklerine halel gelmişliği muhtelif algı operasyonlarıyla zihinlerden silmek isteyeceklerini düşünüyorum. Ama belki de zamanın ruhu evrilip değişecek ve bugünün hain ve sapkınları, iktidar ve güç peşinde koşan gafillerin eliyle ve diliyle yarının dost ve müminlerine dönüştürülerek kahramanlaştırılıp geçit törenlerinde selamlanmaları sağlanacak. Hiç bir şeyin hiç bir şey olmadığını yaşayarak öğrendiğimiz çağın muğlaklığına bir damla su da bu olacak.

Düşündüğüm bir başka şey de, ülkemizin esareti sürsün diye o tarihin çok öncesinde tardına, tenkisine ve hatta ölümüne karar verilmiş insanların süreçte alınabilecek stratejik kopuş kararları yerine bu hükmü unutarak durumdan başka bir vazife çıkarıp kendilerini değersizleştirirken, insanlarını ve dolayısıyla ülkelerini modern sömürgeciliğin bataklığında bırakma nedenselliğidir. Yeryüzüne indirilmiş en kutsal dinin sözde müntesiplikleriyle öteki için kendini feda edebilecek bir ruh dinginliğine ulaşmışlığı beklenen insanların aklen, zihnen, bedenen, nefsen, kalben ve ruhen açlıklıklarının mecburiyetine düşüp yapıp ettiklerine akıl erdirebilmek, en azından benim için, asla mümkün değildir. Meğer, fedakarlık, cefakarlık, vefakarlık ve diğerkamlık söylemlerinin derinlerine; kalkınmacılık, gelişmişlik, özgürlük, eşitlik retoriklerinin ardına; saklanmış, her şeye aç ve açlıklarının ötesinde, her şeye mahkumlarmış hepsi.

Mükerrer defalar ifade edilmiş olsa da bir kez daha tekrarlayalım ki yeni sömürgeciler asla durmayacaklar hedeflerine ulaşıncaya kadar. Hep arayacaklar, hep aranacaklar, hep aratacaklar. Dünden kalan insanlar ve yapıların hep yenilenmesine ve güçlendirilmesine çalışılırken, yenileri bulunup görevlendirilecek sessiz sedasız. Eski ittifakların sadece damakta kalmış tadları, algı operasyonları, masa altı dayatmaları ve perde arkası hesaplarıyla hatırlarda tutulup, yoksunluk duyguları oluşturulmaya çalışılacak. Hiç ibret alınmadığından ya da kısa erimli hesaplar için uzun erimli siyasetler unutulduğundan tarih yine tekerrür edecek ve defterler yeniden açılacak.

Bu şartlarda hep uyanık olmak, hep uyanık kalmak, şizofrenik bir korkuya düşmeden olan her şeyin nesine, nasılına, neresine, kimine, zamanına bakıp arkasında olabilecek muhtemel niyetleri hep ortaya çıkarmak gerek.

Kaldı ki düşman saldırılarına çok açığız. Bir türlü toplumsal barışın, ekonomik gelişimin ve sosyal katılaşımın, insanların, olguların ve fikirlerin üstüne analitik akıl ve eleştirel düşünceyle yürümekle mümkün olabileceğine inanmak istemiyoruz. Aydın cesaretinin, ortaya çıkmış yanlışların yapana karşı gündeme getirilerek eleştirilmesi değil, yapılması muhtemel olanlarının önceden kestirilerek ona giden yol ve yordamların ortaya konması olduğunu öğrenmek zorundayız. Cehaletin sadece okur yazar olmakla bitmeyeceğini de. Evreni, eşyayı ve insanı başkalarının açtığı pencerelerden seyretmek yerine başkalarına onları daha net göstermek için yeni pencereler açmak zorunda olduğumuzu da bilmek zorundayız.

Gavur aklının, insanların Rabb’leriyle arasına girip rabbleşme gayretlerini de görmek zorundayız. İnsanlığın belki de milyonlarca yıl süren serüveninden damıtılmış bilgilerinin kullanımıyla, kendi değer dünyalarının usul ve esasları temelinde, üretilmiş bilim ve teknolojinin rüzgarını ardına alarak aklımızı çalan, gönlümüzü çelen, nefsimizi çeken üretim ve tüketim nesne ve süreçleriyle varlık nedenselliğimizi inkara taşıyan kahramanları ve yaşamları fark etmek ve gereğini inanmışlığın kudretinde yerine getirmenin gayretinde olmalıyız hep. Don Kişot’la, Jean Valjean’la, Felix de Vandenesse’yle, Gregor Samsa’yla ve modern zamanlarda Harry Potter’la, Frodo Baggins’le aklımızın iğdiş edilmesine itiraz ettiğimiz kadar, dayatılmış belgesellerle Serengeti’de aslana parçalatılan ceylanların sadece bir gerçek olduğunun ötesinde sözde zayıflara çaresizlik ve korku pompaladığını da asla unutmamalıyız.

Bilişim ve iletişim teknolojilerin sonunda varılan internetin cebimizde taşıdığımız telefonlarla her alanda neyi tüketeceğimizi, her durumda nasıl hareket edeceğimizi, evrenin bir köşesinde dönüp duran dünyamızda milyarlarca insanın arasında nasıl bir ben idrakiyle yaşayacağımızı güdülemeye çalışanların, sloganlara indirgenmiş kültür, cinselliğe boğulmuş sanat, görsellere mahkum edilmiş edebiyat dayatmalarına da tedbirli davranmalıyız. Varlığımızla tüketimine muhtaç olduğumuz nesne ve süreçlerin biçimlerine ve içeriklerine yüklenmiş bilinçaltımızı işgale çıkan kem duygu, ifsatçı düşünce ve yanlış fikirlere de bilincimizi daima açık tutarak hazırlıklı olmalıyız..

Onlar, yaşamakta oldukları hayatı bütün konforuyla sürdürebilmenin telaşında, hatta bu hayatın sonsuzlaştırılmasının gayretinde, hep saldıracaklar, hep çullanacaklar üstümüze. Biz de sonuna kadar ve ölüme kadar direneceğiz. Elbette, savaşmak yerine barışmanın daha iyi olduğunu; uslu durursak güçlünün sofrasından daha fazla artık alabileceğimizi; zenginlerin arasında köle olmanın fakirlerin arasında eşit olmaktan daha değerli olduğunu; kendimiz uğruna boş hayaller için düşünüp yorulmaktansa ötekiler uğruna dolu gerçekler için çalışıp dinlenmenin daha doğru olduğunu söyleyenler çıkacak. Aldanmadan yürüyüp bu dünyanın her neresinde yaşıyor olursa olsunlar sömürülen, aşağılanan, yok sayılan, gereğinde sayılmadan öldürülen insanlarına da zihin dünyamızda yer tutmalıyız daima. Onlarla, sürmekte olan küresel hegemonyanın ve angaryanın ortadan kaldırılması için işbirliği oluşturacak düşünce ve eylemler üretmeliyiz. Unutmayalım bu dünyanın imkanları adları ve nitelikleri ne olursa olsun hiç kimseye özel tahsisli değildir. Devlet ve şirket gibi kurgulanmış nevzuhurların, sınırlar ve kısıtlar oluşturarak, bezm-i elest’te sorumluluk alarak yaratılmışlığın koşullu gerçekliğine eklenmiş koşulsuz haklarına müdahale etmek, onları yok saymak hiç bir insanın ve kurumun haddi de değildir, hakkı da değildir. Açlıktan ve ölümden kaçanların kaçtıklarına sebep olanlara karşı tek görevleri benzerleriyle işbirliği ve güçbirliği içinde mücadeledir sadece.

Elimizin emeğinden doğmuş ekmek ötesinde her şey haram olsun bize.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz. Anladım