Giresun Haberleri

‘İyi Bilirim’

0

Ne çok şey gördüm bu dünyada asla tahmin edemezsiniz. Belki çok şey okuyamadım; belki çok şey öğrenemedim; belki çok şey düşünemedim; ama çok şey gördüm ve bunlar üstünden çok şey bildim. Her gördüğümü ve bildiğimi yazabilecek yetkinlikte değilim elbette. Lazım oldukça, zamanı geldikçe, bağlamını buldukça kıyısından bucağından bahsediyorum zaten.

Bugün bir yıl oldu o aramızdan ayrılalı. Geçen yıl haberini duyduğumda evde temaslı olarak zorunlu istirahatteydim. Cenazesine katılıp gür sesimle ‘iyi bilirim’ diyemedim ona. Mutlaka duyardı diyebilseydim. Bari buradan yapayım şahitliğimi gecikmiş olsa bile.

Hayatımda kendisiyle tanışmış olmaktan mutlu olduğum insanlardan biri de rahmetli Ahmet Kekeç’ti. Kendisiyle uzun yıllar süren iyi bir dostluğumuz oldu. Gazetedeki köşesinde eleştiri yapmaktan ya da birileriyle polemiğe girmekten büyük keyif alırdı ama sohbetlerimize bu yaptıklarını taşımaz, zorlasam, hatta kışkırtsam bile asla gaza gelip topa girmezdi. Yazmanın lüksünde tutardı onları. ‘Yazar’ Ahmet Kekeç ile ‘arkadaş’ Ahmet Kekeç nerdeyse iki farklı insandı. Geçmişten taşıyıp getirdiği ilişkilerine önem verir ve arkadaşlarına ise kaliteli zaman ayırırdı.

Bu yıllar içinde kendisiyle spordan siyasete, sanattan edebiyata, düşünceden eyleme her şeyi konuşurduk ve her şeyi tartışırdık. İnsan insan ilişkisinde tanımadığına biraz yoz ve ketum dururdu. Ama bu asla kibre varmazdı. Kendince tedbirli davranırdı sadece. Tanıdığına ise mümbit bir insandı. Yaşamışlığından ve okumuşluğundan oluşturduğu hasılayı paylaşmaktan zevk alırdı.

Köy soyluluğundan gelen çekingenliğiyle özele fazla müdahil olmayan, ötesi oralardan hiç bir şey sormayan ve sorulmasına da izin vermeyen güzel bir insandı. Yakın tarihle çok ilgiliydi. Cumhuriyet Türkiye’sinin şekillendiricilerine ve bunlar üstünden toplumu on yıllarca terbiye edenlere takmıştı kafayı. Atatürkçü olmaktan öte hiçbir değeri olmayan, Atatürk’ü ve Cumhuriyeti sahiplenerek geçim kaynağı ve sebebi yapan, bu sulara birazcık bile olsa girmeye çalışanlara önünden yalı alınmış kırk yıllık aç köpek gibi saldıran, kendini kıymetli tutmak için güdülenmiş dar çevreden başkasını küçümseyen, kendi kazancı ve çıkarı için toplumu ezen ve sömüren ve dahi ezilmesine ve sömürülmesine sebep olan, batıyla varlık ve çıkar ilişkisine girip kendi yaşamı ve kazancı için ülkeyi ve insanlarını batıya, batılılığa, batılılaşmaya mahkûm eden ve onun etrafında çağdaşlaşmak üzerinden geride kalanlara küfreden güruha hissettiklerini kalemine mürekkep yapıyordu. Yargılandığı sayısını bile unuttuğu davalarsa umurunda bile değildi.

En hırslı, en azimli, en kızgın, en öfkeli, en neşeli, en sevinçli, en yılgın, en üzgün, en bitkin zamanlarına şahit oldum onun. Her şeyi kendi içinde yaşayıp bitirmeye çalışıyordu hep. Ötekine muhtaç olmaktan, dahası muhtaç kalmaktan son derece korkuyordu. Ortaklaştığımız bu hayat şiarının ya da sosyal fobinin aslında köy soyluluğumuzun aklımıza ve gönlümüze yüklediği bir gereksizlik olduğunu söylediğimde itiraz eder ve biraz da kızardı hep. Kızması bana mıydı yoksa halimizin yalın gerçekliğine miydi bilmiyorum. Toprağa yakın olmayı seviyordu. Ve topraktan gelenle yetinmeyi biliyordu. Kurgusal ve kurumsal olan her şey taviz istiyordu insandan. Yaratıcı veren bir nizam halketmişti yaşadığımız evrende; insansa alan düzenler kurmuştu onun içinde. Veren hep veriyordu, hem sorgusuz sualsiz ve kendi merkezinde, hem de istemeden sınırsızca; alansa hep alıyordu, hem keyfine esrik ve kafasına buyruk, hem de asla geriye bakıp ona kaldı mı diye düşünmeden. Verene alan olmak doğalımızdı, usulünce ve yeterince şükrümüzü ifa edemesek de; alana veren olmaksa zorundalığımız, bir tebessüme bile muhatap olamasak da. Aldığına asla teşekkür etmeyenin kendinden isteyene ne edeceği ise belliydi. Başka dillerde var mıdır bilmem ama kaz-tavuk atasözü bile insan ırkının haticesinden neticesine serencamını gösteriyor işte.

Biraz edebiyat, biraz siyaset, az biraz sanat ama hep insanca bir hayattı Ahmet Kekeç. Ölümlü olmanın farkındalığında sürdürülmüş, hiç ama hiç kalımlı olmak gibi bir dert ve tasası olmamış, azla yetinmiş, çoktan kaçınmış, sefayı bilmiş ama cefaya talip olmuş, defayı görmüş ama vefada sabit kalmış, belki tam dosdoğru olmasa da asla zikzakları olmamış bir yaşamdı onunkisi. Bizim bahçedeki her imecede mutlaka yerini almıştı. Son zamanlarındaki en yoğun gündemini ise düş kırıklıkları oluşturuyordu. Aynı bahçede bir ömür tükettikleri, emziği alınmış çocuk gibi ağlamaya durmuşlardı biraz ötesinde. Siyasete çok yakınlaşan arkadaşlarının zamanla yeni taliplerin baskısında çevreye kayarken gösterdikleri tavır ve dillendirdikleri söylemleri etkilemişti onu. Üzülmüştü ve üzüntüsünü eleştirerek ortaya koymuştu. Şimdi birileri yarasından hareketlenip konuyu kapıkulluğuna veya tahsisatlılığa da bağlayabilir mutlaka. Ama ben şahidim ve zaman zaman söylem ve tutumlarından rahatsız olmuşluğum ve bunu kendisine açıklıkla söylemişliğim ve eleştirmişliğimin yanında şehadetim ondan yanadır. Bu gün hak, adalet, hürriyet uğruna çırpınıp duranların dünde durdukları yerde ne yapıp ettiklerini merak etmiyorum çünkü biliyorum.

Konuşmalarımızın ve tartışmalarımızın ötesinde kendisiyle en büyük hayalimiz bir hatırat vakfı kurmaktı. Değişik zamanlarda ülke gündemine giren konuların kamuoyunda değerlendirilişine ve algılanışına bakıp buralarda tesbit edebildiğimiz yetmezliklerin toplumsal hafızamızın sathiliğine yorar ve bu vakıf özelinde hayallerini kurduğumuz yordam ve yaklaşımları çözüm olarak düşünürdük hep. Olandan daha okumuş ve yazmış bir topluma ve bin yıllar içinde geçirdiğimiz değişim ya da başkalaşımları yakalayıp yeni zamanları buralardan yapacağı çıkarımlarla güdüleyebilecek münevverlere ihtiyacımız tartışılmaz gerçekliğimizdi. Ellilerden itibaren büyük bir hızla şehire taşınan ancak kendisinin şehirlileşmesi bir yana şehri köyleştiren ve şehirliyi köylüleştiren demografimiz geleceğimizi karartıyordu. Köylüsünden kentlisine, okumuşundan yazmışına, amirinden memuruna, kadınından erkeğine tüm insanlarımızın görüp yaşadıklarını, duyup okuduklarını ve düşünüp bildiklerini kayıt altına almak, bunları her daim ulaşılabilir tutmak, aralarından çıkarılıp üretileceklerle yeni bir ben algısı ve toplumsal aidiyet bilinci oluşturmak mecburiyetimizdi. İnsan yaşamlarından üretilmiş onca birikimin, hayatın doğası gereği ölümlerle beraber yok olup gitmesine hayıflanırdık hep. Sadece hatıratların yayınlandığı bir yayınevi, sadece hatıratların bulunduğu bir kütüphane, sadece hatıratların sergilendiği bir müze, sadece hatıratların yazılması için eğitim veren bir merkezden oluşan dört ayaklı bir yapıyı konuşurduk. Ama hiç paramız olmadı bunu hayata geçirebilmek için. Zaman zaman bir umutla acaba sahiplenir mi diye yanında konuştuğumuz varsıl dostlarımız da ince gülümsemelerle geçiştirdiler bahislerimizi. Ahmet abinin aramızdan ayrılmasıyla da bir hatıra olarak kaldı hayallerimiz.

Oysa toplumsal hafıza kişisel hafızalardan daha önemli ve kıymetlidir bence. Her alanda gelişmişliğin sürükleyicisi, hatta tetikleyicisidir. Taş üstüne taş koymanın olmazsa olmazıdır. İnsan teki içsel ve dışsal etkilere açıktır her zaman; en vazgeçilmez düşünce ve tutumlarında bile çok hızlı değişim veya dönüşüm gösterebilir o. Aklıyla, vicdanıyla, yüreğiyle tastamam bütünleşmişlerin bile zaman içindeki farklılaşmaları hayretten hayrete düşüyor takip edenlerini. Psikolojik tesbitlerin sosyolojiyle uyumsuzluğu da burada gizli aslında. Bir konuda aynı kanaate sahip insanlar bir araya gelip konuyu tartıştıklarında farklı bir kanaatle ayrılabiliyorlar oradan. Bu nedenle toplumun genelini ilgilendiren kararların ortak akılla alınması büyük önem arz ediyor doğrulukları ve sürdürülebilirlikleri için. Hele de eleştirel düşünceyle üretilmiş ve bilimsel aklın süreçlerini geçmiş bir kararın toplumsallaşması çok daha kolay ve hızlı olabiliyor.

Ama nerelerden gelip sosyal bünyemize yerleştiği çok da tartışılmamış ataerkil toplum yapımız ve sadece geçmiş zaferlerimizi ve onları kazanmış önderlerimizi tekrarlayıp duran zihnimiz, okuryazarlığın yüzde yüzlere yaklaştığı ve bilginin üretim ve yayılım hızının göz açıp kapama mesabesine düştüğü günümüzde, hala bilenler ve bilmeyenler tasniflemesine sığınıp büyük çoğunluk adına küçücük azınlığın kapalı kapılar ardında iş kotarmasını, yapılanın akıl karı olmamasına rağmen, engelleyemiyor asla. Ötekine empati yapmayan vicdanların ve hayatın sebebine inmeyen akılların güdümünde eften püften ayrılıklar ve kıldan tüyden sınıflamalar üstünden insan ve evren okumalarıyla gidilebilecek yol da, varılabilecek menzil de yok aslında. Ama kavga ve çatışmalardan beslenip büyüyerek sıradan varlıklarını ve azgın beklentilerini büyütüp çoğaltan ve bunları ötekine rağmen yaşama taşıyan yurdum insanlarının kula kulluktan öte yaratana mutilikle özgürleşip meşrulaşacaklarını fehmetmeleri yada akletmeleri de çok zor bu kaotik ve karmaşık sosyal hayatta.

Kekeç abi’mse -hep böyle derdim ona; o ise sayın Özdemir derdi bana- Malatyalı olmasına rağmen ‘Malatyalıyım’ demez, ‘takılmayın böyle şeylere, nihayet hepimiz insanız’ deyip geçiştirirdi memleket sorularını. Hele belki de bir yerlerde yazıyor olmasını bilmelerinden öte hiç okumadıkları kendisiyle özçekim yapmaya gelenlere kalın çerçeveli gözlüğünün ardından sanki dünyanın yaradılışına şahitlik ediyormuş hayretinde bakar, nasıl reddedeceğini bilmezliğin kıskacında kıvranırdı. Dahası bu kısacık anlarda dilbilim kalıplarına uymayan ve özne, tümleç, yüklemden en az birini içermeyen sorularla gündemden ve gidişattan dem vurup mahalle kavesinde ya da yaren muhabbetlerinde sakız edilecek cümle kapmaya çalışanlara hayır diyememenin ezikliğinde nerdeyse nefessiz kalırdı. Uzun saatlere ve gecelere varan sohbetlerimizdeyse ‘medya’ dünyamızda yayınevinde kitap paketleme yapmakla başlayıp dergi ve gazetelerde yazmaya, sayfa editörlüğüne, köşe yazarlığına, televizyonda düzenli programcılığa ve hatta zor altında süreli olarak kabul etse de genel yayın yönetmenliğine uzamış yaşamışlıklarını tamamına varmadan kıyılarını anlatmaktan iyi gizlediği bir sevinç duyardı. Daha çok ilk yıllarına dönerdi ihtiyaç oldukça. Sonrakiler daha çok bizim zorumuzla gündeme girerdi.

Atatürk ilkokulu, ortaokulu ve lisesiyle Malatya’da başlayıp Ankara’ya ve oradan İstanbul’a uzayan eğitimine de çok değinmez ‘herkes gibiydik’ der geçiştirirdi. Bu hızlandırmaya muhtemelen çalışmak zorunda kalıp okula devam edememenin neticesinde Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünden atılmışlık ne kadar sebep oluyordu bilemiyorum. Bundan sonra da bilme şansım yok artık. İlginç olansa Atatürk’le başlayıp Gazi ile biten bir formal eğitim sürecinin varlığı.

Ama iyi okurdu. Tırnakları kısa kesilmekten hafifçe küntleşmiş parmaklarıyla elinden ve eylül hüznünden kalmış yeşil parkasının cebinden kitap eksik olmazdı. Onları sadece okumaz ayrıca severdi de. Şimdinin her şeyi ekranda görmeye alışık gençleri bilmez ama kağıdın ve mürekkebin kitap kurtlarını sarıp sarmalayan ayrı ayrı kokuları vardır. Ama ihtişam onların birlikteliğindedir. Bu ihtişama bırakalım Kerem’in Aslı’ya, Ferhat’ın Şirin’e, Tahir’in Zühre’ye, Mecnun’un Leyla’ya, hatta Mevlana’nın Şems’e kavuştuğu anın kokusu bile denk düşmez. Bu koku kitaba kavuşmuş okuru mest eder. Ama basılmış kitabına kavuşan yazarını dilşad eder, dilhan eder, dilbaz eder.

Bir kaç sefer oralardan geçerken uğradığım gazetedeki odasında kendisine gönderilmiş ve sadece masanın üstünde değil, odanın orasında burasında yığınlar oluşturmuş kitapları kurcalamaya başladığımda olası talebimi baştan kesmek için ‘onları daha okuyamadım’ deyip sahipliğini ve sınırımı hemen ortaya koymuştu. ‘Ya abi, sen bunların hepsini okumazsın nasılsa’ deyip nazlanmaya kalktığımdaysa ‘sayın Özdemir, adam bizi adam sayıp göndermiş, okumadan kenara atılır mı’ diyerek kestirip atmıştı.

Basit ve sade bir öz yaşamı vardı. Yıllarca aynı şeyleri giyerdi. Gözlüğünü tüm eleştirilerime ve olumsuz yakıştırmalarıma rağmen değiştirtememiştim. En sevdiği yemek yarım ekmek arası birşeylerdi. Zorlayarak icabet ettirdiğim azaltılmış menülü iftarlardan veya dostlar meclisine nadiren sunduğum tek çeşitli yemeklerden sonra bile fırçasını yerdim mutlaka müsrifliğimden bahisle. Çoklu gruplarda bulunmak istemez ama üçlü dörtlü yemek davetlerimi önemser ve en yoğunlaştığı yazma saatlerinde bile mutlaka katılırdı. Onun varlığından öte entellektüel katkıları soframı lezzetli ve vazgeçilmez kılardı. Çayı çok sever, arası açılmışsa mutlaka talep ederdi. Ama muhabbet kıvama varmışsa fincanda makina kahvesi ister ve şekerli içerdi.

Ortalama bir baby boomer olarak köy soyluluğunun ve ülkemizin zor yıllarında büyümüşlüğün mecburiyetinde parayı tam kavrayamamış ve onun insanlara verdiği özgüveni ve kibri anlam dünyasına davet edememişti hiç. Sohbetlerde bağlam paraya gelince evin barkın ve çoluk çocuğun yükünde muhtemelen nüfusumuzun kahir ekseriyeti gibi zor geçiniyordu ama ‘ya ben hiç çalışmıyorum; sadece yazıyorum; ama bana bir sürü para veriyorlar’ diyerek para sahiplerinin parayla olan aşırı haşir neşirliğini anlamak için ayrı bir dikkatle bakar ve yormaya çalışırdı olan bitenleri. Gerçek anlamda yoramadan ve anlayamadan da bitirdi kendine tahsis edilmiş zamanı diye düşünürdüm hep. Ancak şimdilerde dostlarımızın ve insanlarımızın  giderek artan para düşkünlüğünü gördükçe onun parayla ilişkisinin tesadüf değil mutlak iradeye dayandığını farketmeye başladım. O tercihini bilerek yapmıştı ama ötekilerin bu gerçekliği göremeyişini de görmüştü.

Ankara’ya giderdi çok nadir olarak. Hiç bir zaman niye gittiğini ve kiminle görüştüğünü söylemezdi tüm zorlamama rağmen. Bu ketumiyetinden anlamıştım bu seferlerinde kiminle görüştüğünü. Yolda arabasını görüp sormayanlara ‘bugün Beyefendi’yle görüştük’ diyenlerden, katılacağı etkinlikleri takip ederek binbir desiseyle içeri girip soranlara ‘Beyefendi’nin davetine icabet ettik’ buyuranlara, görevi gereği aynı ortamda bulunup arkadaşlarına ve dostlarına ‘Beyefendi’nin talebiyle kendisine bilgi sundum’ diyenlerden, bir yolunu bulup Beyefendiyle özçekim yaparak onu yıllarca sosyal medya hesabında tutanlardan zaten değildi de; mesleği ya da makamı gereği görüşüp konuşması olağan olduğu halde bunları yapamayıp ancak korumalarla not gönderebildiği halde ‘Beyefendi’yle baş başa görüştük, ona dedim ki’ yavecilerinden de değildi. Susmakla yaşadığı dünyanın yalandan, dolandan ve yalamadan cıvımış ortam ve söylemlerinden uzak kalmaya çalışıyordu sadece ve üzerine olası sıçramışlıkları saklamaya. Televizyon programlarında bile nadiren takım elbise giyen Kekeç abimin o günlerde takımı beyaz gömlekle tamamlamasını asla gözden kaçırmamıştım. Kravat mı? Onu gerçekten görmedim hiç.

Uzun zaman fethullahçılar konusunda ortalama insanlar gibi onları dindar müslümanlar sayıp yumuşak bir söylem tutturmuştu. Yaptığım eleştirileri de hoş karşılamaz ‘abdestli namazlı insanlara bühtanın bu kadarı da doğru değil’ derdi. Oysa bunların dünyanın dört bir yanında çevirdiği operasyonları küresel egemenlerin bilgisi ve ilgisi haricinde asla yapabilirliklerinin olmadığı kesindi. Anadolu’dan yola çıkmış hac’abiler Tayvan’da, Nijer’de, Kongo’da veya dünyanın daha nerelerinde okul açacaklar; o ülkenin asker sivil bürokratları, siyasetçileri ve işinsanları da çocuklarını bu okullara göndermek için yarışacaklar; sonra da bu çocukları Türkiye’ye getirip bilmem ne etkinliğinde kendi yöresel kıyafetleri içinde ‘ölürem Türkiyem’ şarkısı söyletecekler; ben de ‘bunu yol bilmez, iz bilmez, dil bilmez yurdum insanları ne büyük işler yapıyor’ diye anlayıp anlatacağım; mümkün mü? Tabii ki değil. Ama o yıllarda kimse bunu görmek istemiyordu. Üstüne bir de anılarına lira darp ediliyordu. Bazan lüks bir lokantada yemek yenilmesi, bazan beş yıldızlı bir otelde iftar edilmesi, bazan çocuğun malum okullara tam burslu veya yarı burslu kayıt yapılması, bazan başka tanıdıklarla birlikte yurtdışı kültür gezilere katılınması, bazan kamuda imkansız bilinenlerin olduruluvermesi, ama her zaman nefislerin okşayan  ve akılların durduran dil ve yaklaşımla muamele görülmesi;  duyulması gerekene sağır, görülmesi gerekene kör, bilinmesi gerekene aptal etmişti herkesi. Hele mahkemelere işi düşenlere ve üniversitede akademisyen olmak isteyenlere sundukları fırsatlar ortalama havsalanın alabileceğinden öteydi. Hele şubat soğuklarında, ‘beceremediniz’ hezeyanıyla durduğu safı ortaya koyanların ve ‘furuat’ zırvasıyla yapılan zulme ortak olanların, kimin bahçesinin hıyarı olduklarını açıkça beyan etmişliklerine rağmen buna akıl ve izanlarını kapatıp yeni zamanlarda küçük veya büyük ama dünyevi faydalar için bunlarla işbirliğini ve güçbirliğini sürdürmelerin veballeri ödenebilir değildir.

Kekeç abimle uzun yıllar süren muhabbet ve müşaverelerimizde yaşadığımız en büyük gerilim bu babdan çıkmıştı. Bir akşam, meşhur sarıkızın belgelerini bir bavula doldurup sağa sola gülücükler dağıtarak adliyeye yürüyen ve teslim eden adamla beraber mekana gelince itiraz edip tekerrür ettirmemesini rica etmiştim, kendimi onun yanında rahat hissetmediğimi söyleyerek. Ben, ’sen müslümanlara yine bühtan ediyorsun’ itirazına direnince de bayağı bayağı kızmıştı bana. Bir zaman kendisi mekana gelip gitmeyi durdursa da yalvar yakar özür dilemelerime dayanamamış geri dönmüştü. Ama bir daha da getirmemişti yanımıza herifi. Bunlara tam tavır alışı ancak Dolmabahçe’de takım elbiseyle katıldığı bir toplantı sonrasında olabilmişti.

Oysa bu ihanet, ifsad ve nifak yapılanmasının gayriresmi topladığı himmetlerle, oluşturdukları mahalleyi besleyemeyince, önce fakirlere kurban, hastalara derman, susuzlara kuyu diyerek topladıklarını himmete ekledikleri, ama devlet ve gücüyle hemhal olmaya başladıktan sonra kamu ihalelerinden, kamu bankalarından ve kamuyla iş yapan özel şirketlerden ve zengin işadamlarından sebepli sebepsiz, estek köstek, gönüllü gönülsüz devşirdikleri milyarların yanında himmetlerin ancak ekmeğe katık mesabesine düşmüşlüğü ilgili herkesin bildiğiydi. Bu devasa bütçeyi akıl almaz sır ermez operasyonlarla yönetip öyle bir algı oluşturmuşlardı ki, temmuz sıcağında ülkemiz insanlarından yüzde doksansekizinin vuku bulmasa asla olabilirliğine inanmayacaklarını yapmalarıyla bugün olandan gelimli rahatça konuşabiliyoruz artık. Yoksa olacağa erimli konuşmalarımızı dinleyecek kulak yoktu kimsede. Hatırlarsınız mutlaka, Acıbadem’de kendilerini sözle uyaran muhtarın öldürülüş görüntüleri bunların nasıl insanaltı canlılardan oluştuğunu gösteren apaçık bir delildir. Ama bugün, dün bunlara çoluğunu çocuğunu ya da aklını gönlünü kaptırmış bir kısım kadın ve erkek hala o sularda yüzmeye devam ediyor maalesef. Hem de insanlara yalan ve iftiralarıyla cehennem azabı çektirerek. Tüm tenkil ve tenzil çalışmalarına rağmen hala ayaktalar onlar. Bazan siyaset kulislerinden uzatıyorlar başlarını, bazan devlet dairelerinden; bazan üniversitelerden resim veriyorlar, bazan sanayi ve ticaret odalarından; bazan bir düğünde kusuyorlar kinlerini, bazan bir sempozyumda. Ama hep uyanıklar, hep plandalar, hep saldırıyorlar. Asla da durmayacaklar. Ta ki Türkiye ile Amerika savaşı çıkana kadar; ve o gün bir kısmı karşı cephede olacaklar savaşmak için, bir kısmı da cephe gerimizde duracaklar ifsat ve istihbarat için.

Ancak Kekeç abimin onbeştemmuza refleksi gerçekten takdire şayandır. Duyar duymaz, belki de görür görmez, soluğu televizyon kanalında alışı ve gece boyunca yanındaki arkadaşlarla beraber toplumsal tepkinin büyümesi, sokaklara meydanlara dökülmesi, ölümüne bir cehd ile def edilmesi için çabalaması, onu yayınevi işçiliğinden gazeteciliğe taşıyan analitik aklının, idealleri uğruna gerektiğinde risk ve yük alabilen gani gönlünün tescillenmişliğidir. Hemi de o akşam tankı görünce havalimanı kapsından tornistan yaparak salya sümük görüşmelerden sonra gidip bir bende evinde olayları ancak televizyon ekranlarından seyredenlerin bugünlerde salonlarda ‘bana bilmem ne oğlu derler, ben yaparım’ diye caka satışına fırsat veren kirli ama küresel desteklere rağmen. Şimdilerde toplumsal alanlarda arkadaşlık, hakdaşlık, paydaşlık talep edenlerin o akşam ne yaptığına bakmamak asla doğru değildir. Yaptıkları yapacaklarının teminatıdır çünkü. Yarın vatan ve millete yönelecek tehdit ve saldırılara verecekleri cevaplar o akşamki duruşlarından ve tutuşlarından belli olacaktır mutlaka. Bugünden yarına, o akşam o saatlerde ne yaptığını, nerede olduğunu, kiminle görüştüğünü isbatlı delilli ortaya koymayanların ve koyamayanların bu ülkeye ve insanına verebilecek yeni esaretlerden başka kazanımlara yürüyecek cesaretleri olamaz.

Bu taraftaysa çok zorlamama rağmen ‘Yağmurdan Sonra’yı niye yazdığını ve onunla ne demek istediğini anlattıramamıştım ona. O çok bilinen Şubat’ın soğuk aylarında konuşulabilenlere ve yapılabilenlere karşı fizik çaresizliğin kaçışıydı her halde. Belki de tarihe not düşmekti yaşananları başka bir bağlam üstünden anlatarak. ‘Cumhuriyet Apartmanı’ndaysa ‘bir kaç kısa tekrar da olmasa günümüz gençleri için iyi bir yakın tarih okuması’ dediğimde yüz hatlarındaki değişimi farketmiştim. Söylediğim değildi elbette onu sevindiren, akıl ve emek vererek yazdığı kitabının okunmuşluğuydu. Her yazan nihayet okunsun diye yazar yazdıklarını. Gerçekten de yakın tarihimizin güzel bir özetlemesidir bu kitap. Ülkemizde yaşayan her bireyin en azından yaşamakta olduğu toprağın ve vergi verdiği devletin yakın tarihine damga vuran olayları ve kişileri tanıması ve tanımlaması için onu okuması gerekir.

Onu veya benzerlerini okumuşlara değil tabi ki sözüm. Okumamışlara. Ve okumayanların büyük bir çoğunluk oluşturduğu da bir gerçek. Bire bir aldığımızda büyük bir yetmezlik var toplumumuzda. Bırakalım laf olsun diye uzatılan mikrofonlara verilemeyen cevapları, yaşadığını bir nedenle anlatmak zorunda kalanların konuyu anlamlı cümlelerle ortaya koyamayışlarını gördükçe yüreğim burkuluyor. Okuryazarlığın yüzde yüzlere ulaşması bu sonucu ortadan kaldırmıyor, dahası kaldıramıyor. Zorunlu eğitimin kötü niyetlerle beşten sekize ve iyi niyetlerle sekizden onikiye çıkarılması da çare olmadı bu hastalığa. İlkokulda okurken Tuncay hocam çok vurgu yapardı cumhuriyete, kurucularına ve devrimlerine. En çok üzerinde durduğu da harf devrimiyle birlikte geliştirilen okuma yazma seferberliğiydi. Oğluna mektup yazamayan anayı, devlet dairesinde imza atamayan babayı merkeze alan cumhuriyet güzellemeleri yapardı her fırsatta. Belki köy enstitülülüğün etkisinde belki de köy enstitülülerin etkisinde çok idealist adamdı Hocam. Memleketinin huzur ve refahını, memleketlisinin esenlik ve mutluluğunu cumhuriyetin imkanları ve fırsatlarında arıyordu. Yarım asır sonra herkes okuryazar ama nerdeyse herkes okumazbilmez maalesef. Bırakalım yedi ceddinin Anadolu’da yüz yıllarca yaşadığı topraklara bir kez bile gitmeyip toprağı kir bilen zavallıları, üniversite de görev yapan akademisyenlerin bile tarihlerine, coğrafyalarına, kültürlerine, edebiyatlarına, sanatlarına bu kadar yabancı ve yadsıyıcı olduğu zamanları yaşıyoruz. Aidiyetlerini kaybetmiş bir sürü haline dönüşen bireylerin değil ahlak, edep, ideal gibi düşünsel süreçlerden, memleket, milliyet, hatta aşiret gibi ilkel gerçekliklerden bile uzakta, para peşine düşmesi ve onu her ne olursa olsun, her nerede olursa olsun, her ne zaman olursa olsun, her nasıl olursa olsun, her niçin olursa olsun, her kimden gelirse gelsin kabul edip kutsallaştırmasını ya da ona ulaşmak için sözde ileri toplumlara doğru akışı kabullenilebilir bir süreç değil. Ortalama insanımız bir tarafa, bilişsel ve duygusal zekaları yüksek meslek erbabı arkadaşlarımız bile Amerika’ya ve Avrupa’ya kapaklanmaya çalışıyorlar. Bu yanlışlarını meşrulaştırmak için de haklardan, hürriyetlerden bahsediyorlar. Dedeleri müstevlilerle savaşıp ölenlerin yüz yıla varmadan müstağripleşmesine iyi bakmak gerekir.

Varlığı müslüman ve memleket düşmanlığına oturmuş bir kısım sanat, edebiyat, ticaret ve siyaset erbabını anlarım da, içimizden çıkıp bizi beğenmeyen, çıktıkları toplum kesimini hem eleştirip hem onlardan destek bekleyen, batı modernitesine hayran, zamanın kibrini ve şehvetini yüklenmiş ve giydiği takım elbise üstünden kentli takılan köy soyluları hiç anlayamıyorum. Derin ve ötesi birikimlerinin akıllarını sadece bir şey olmaya kilitlendirmesi mümkün değil bence. Geçmiş zamanlarına bakıp bizi kime kurban etmeyi planladığını da bulmak gerekiyor yarınlar için. Ama ‘hadi sizi ellibirinci eyaletimiz yaptık’ deseler gecenin kör karanlığında derin uykularından doğrulup günler boyunca davul zurna bayram edeceklerin varlığı ve daha ötesi birliği de maalesef görmek zorunda olduğumuz bir gerçeklik bu zamanlarda. Kimliğini kaybetmiş bendeler dolaşıyor neon ışıklarıyla aydınlatılmış caddelerde bolca.

Kekeç abimle anlaşamadığımız konulardan biri de ‘kardeşim’ temellendirmesidir. Siyaset ve onun üzerinden devlet ve millete hakim olmak, toplumsallaşmış insanlığın duçar olduğu en büyük felaketlerin başında geliyor aslında. Hem millet hem ümmet geçmişimizde de bunu açık seçik görebiliyoruz. Çocuk hikayelerinde bile ‘devlet kuşu’nun uçup başına konmasıyla bedavadan ve zahmetsizce ‘güzeller güzeli’ eşe ve ‘yüceler yücesi’ işe kavuşan ‘kavruk delikanlı’ metaforlarının etkisinde yetişmişlerin bunlara aşı da katarak yürüyüşü zaten doğaldı. Doğu’dan Batı’ya veya Asya’dan Avrupa’ya göçelmeye kilitlenmiş Osmanlı aydınlarının başka yol ve yordamlar var diyen ötekileri ölümüne veya kıyımına değersizleştirerek ürettiklerinin muhafazası için dayatılmış tedhişin ve etrafında üretilmiş korkunun daha kabul edilebilir sınırlara çekilerek ‘demokratikleşme’ masallarıyla ülke kaynaklarının dolaylı sömürüye açılmasının sayesinde, belki biraz da güdüme hazırlanmış sürü çobanlarının atanmasında, özüne dönmeyi yeni kulvarlarda aramanın adıydı ‘siyaset’, altmışlardan yetmişlere geçerken. Örse yatırılmış tavlı demire vurulan çekiç mesabesindeydi her darbe, her muhtıra, her ihtilal. Her birinden sonra yeniden şekillenerek ve yeniden adlanarak gelinen son menzilde eğik yürümeyi öğrenmiş sinik akıllara karşın dik durmayı hedeflemiş gönüllerin yoldan ayrılmaları, özünde bir tefrika olsa da, kabul edilebilir ve sürdürülebilir bir neticeydi nihayet. Ama yeni sürecin ilke ve usülleriyle eskinin tekrarı olduğu çabuk anlaşılacaktı. Ortak akıl yine ortalıkta yoktu. Süreçte ‘kardeşim’ hitaplarıyla tevcih edilen makamlar için dünde ‘kime sordun da bana verdin’ demeyenlerin günde ‘vay elimden aldın’ söylenceleriyle savruldukları yerlerin vebali de hesabı da verenindir elbette. Ama bu kardeşlerin halen içinde bulundukları hal, insantekinin özünü önemsemesi ve öncelemesiyle haktan ne kadar savrulabileceğinin de resmidir. Elbette bu süreçlerin ve sonuçların doğruluğu ve yanlışlığı değil bu konuya dahil olmaktaki muradım. Bilirsiniz bazan doğrular ‘göresi’ne göre değişir. Ben sadece aradaki mesafeyi ölçüyorum karışlarımla. Her birinde neticenin halen olana geleceğini söylediğim de Kekeç abim ‘asla’ demişti, ‘asla, senin söylediklerinin olabilirliği yok’.

Ama bugünlerde en sık zülf-ü yare dokunanlar onlar maalesef. Hem de gerekli gereksiz. Hem de neye ve kime yaradığı belli olmadan. Geçmişte en içerde beraber olup, en hassas konuları birlikte değerlendirmişliğin fırsatında vurdukça vuruyorlar. İşin ilginci bunun mecburen tek taraflı oluşu. Birileri yüksüzlüğün kolayında her şeyi döküp saçarken birileri mecburen susuyor ve hatta dökülüp saçılanları usülünce toplayıp oluşan hasarı gidermeye çalışıyor. Buna da siyaset yapmak diyolar ya; işte o zaman dilim çözülüyor. Mahallede kavga edenler gibi dünde dostluk ve yoldaşlıkla paylaşılmışların günde düşmanlık ve serkeşlikle kakıya dönüştürülmesi ne büyük bir vefasızlıktır. Bire birde bir kısım yağdanlıklar ‘aman ne güzel konuştunuz’ diyorlardır ama mutlaka.

Kekeç abimse gördü bunları tabii ki. Söz konusu insansa asla ‘asla’ denemeyeceğini bildi. Ama olan olmuştu ve Bor’un pazarı geçmişti. Ufka doğru kaldırıp başımı baktığımdaysa Niğde çok uzak görünüyor şimdilerde bana. Yanılan olmayı çok istiyorum ama gidişat sanki öyle gibi.

Kekeç abim kendine gazeteci denmesine de biraz bozulurdu. Hüznü görüp ‘o zaman yazarsın’ deyip sürdürdüğümde ‘yok ben sadece yazıyorum’ derdi. Sonrasında dönüp didiklememişim gazeteciliğe olan itirazını. Özünde yaptığını önemlileştiren, ötesi bazıları gibi kutsallaştıran, bir aklı yoktu. O yapabildiğini yapıyordu kendince. Dışardan nasıl görüldüğünün veya anlaşıldığının da bir karşılığı yoktu zihin dünyasında. Yaratılmışlığın mecburiyetinde sürdürülmesi gereken bir hayat vardı. O bunu öne alıp yürüyordu sadece. Yazmasını ve yazdıklarını öne alıp konuşmazdı hiç. Bazen ‘abi, bugün gene döktürmüşsün’ diye söze girecek olsam ‘yapma yav, ne demişim bi de bana anlatsana’ derdi. Derdi ama ben onun ses tınısından ve beden dilinden ‘kes traşı kısadan da, maksada gel bakalım’ dediğini bilirdim.

Her şey bir yana Kekeç abim yerli bir adamdı. Zamana, mekana, imkana ve insana dair hiç bir lüksü yoktu. Adını bilenlerin yüzünü gördüklerinde şaşkınlığa düştüklerine çok kez şahit oldum. Hiç de beklenen bir portre değildi karşılarındaki. Ne göğe ermiş bir başı vardı, ne Kaf dağına varmış bir burnu. Onlar gibiydi. Onlardandı. Karartılmış zamanlarında kurup geliştirdikleri karanlık ilişkileriyle büyüyüp serpilen ve etrafımızda bolca bulunan alacakaranlık insanlarından değildi o. Yanlışında ve doğrusunda mertti ve hesapsızdı. Sevgisinde yalındı ve mümbitti. Kesinlikle ümmetçiydi. Küresel egemenlerin ve onların milli dostlarının amansız ve pervasız düşmanıydı. Düne hayranlığı da yoktu, dünde pişmanlığı da. Gününü gün etme imkanları ve fırsatları hep varken, kendi gününü berbat etme pahasına ötekilerin gününü dar etme hevesinde ve gayretindeydi. Yarın hep uzaktı ona; hiç de beklentisine ve sevdasına düşmedi.

Evinden söz etmez ama bağlamında sevdiğini gözlerinden görürdüm. Hele Hakan arada yanımıza uğradığında gönencinden boyunun uzadığını hissederdim.

Her iyi şeyin erken bitmesi gibi, Ahmet Kekeç de erken öldü. Rabb’im, onu ahiret yolculuğunda rahmetiyle sarsın daima; akibetini de cennet etsin.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz. Anladım