Giresun Haberleri

Teknede Hamur, Tarlada Çamur; Ver Allah’ım Ver, Sicim Gibi Yağmur!

0

Şimdi düşünüyorum da sanki hep güzün olurdu. Nerdeyse kapkara olmuş bulutlar Düden ardından köye doğru gelmeye başlayınca rahmetli anam bir başka telaşlanırdı. Hele yıldırımların ve şimşeklerin yeri göğü inleten gürlemeleri ve her yanı sanki güneşten daha çok aydınlatan şavkları patlamaya başlayınca her seferinde ‘eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden resulüllah’ diyerek kendini teskin eder, bize de dönüp amin dememizi bekleyerek ‘Allah afat vermesin’ derdi. Ben bu afatın ne olduğunu bilmez ama anamın tedirginliğinden kötü bir şey olduğunu anlardım. Neyse ki biz Beyşehir’e taşınıncaya kadar o afat hiç gelmedi bizim köye.

Fakat bizim köye oldukça iyi yağmur ve kar yağardı o yıllarda. Ve kimse bunlardan şikâyet etmezdi. Hatta bekledikleri zamanda yağmazlarsa endişelenirler, ‘rahmet de gecikti’ diyerek beklentilerini açık ederlerdi.

Eylül ve sonrası ayları yağmurlu geçerdi. İlk yağmurlardan sonra güneş açıp hava ısınınca, köylülerim ‘tarlalar tavlanmış’ diyerek öküzleri kağnısına koşar, sabanını veya varsa pulluğunu ve tohumluk çuvallarını kağnıya yükler, tarlasının yoluna düşerdi. Tarla küçükse hepsine, büyükse sabanla bir kez dört tarafından geçerek kestiği evleğe omuzuna aldığı heybesine doldurduğu tohumlukları yürüyerek serper, sonra da her tarafı sürmeye girişirdi. Bu ekilenler güzlüklerdi.

Ekim işleri süresinde bitip de tohumlar çimlenip başlarını toprağın üstüne uzatınca, herkes yağacak karı beklemeye başlardı. Kar yağınca yüzler gevşer, sözler yumuşardı. Genel bir sevinç hali ortalığı doldururdu. Yağan kar çimlenmiş ekinleri yaza kadar altında soğuktan, rüzgârdan, dondan koruyacak, yazla beraber yeniden yeryüzünü ısıtmaya başlayan güneşin altında yavaş yavaş erirken toprağı bir güzel suya doyurup kabartacaktı ki ekinler de boy verip başağa duracaktı.

Nisan yağmurları da şarttı. Aralarda yazlıklar ekilir ama yağmurun hem güzlükleri hem yazlıkları büyütmesi beklenirdi. Güz ve yazın işleri farklı, kış ve yayın işleri farklıydı.

Güz bitip gündönümüne varıldığında kasım biter zemheri girerdi. Zemheri kırk gün sonra yerini nevruzla sonlanacak hamsine bırakırdı. Önünde ve ardında olsun olmasın kış denilen bu doksan gün hep karlı olurdu. Bu dönemde kar asla kalkmaz üstüne üstüne yağardı. Çatılarda biriken karlar kendiliğinden akmazsa çatıları çökertmesin diye türlü gayretlerle karlar mutlaka akıtılırdı. Yollar hep karlı olur, okula ve camiye ilk gidenin çığırından çıkmadan yürüyüp gidilirdi.

Bir de dağda davar varsa sahipleri çığır açmaya giderlerdi. Yağış bitince hava dona vermeden davar sahipleri yola çıkar, tek sıra halinde yürüyerek karları eze eze bir kişilik yol açarlardı çardağa kadar. Çok zorlu olan bu iş en öndekinin belli aralıklarla değiştirilip arkaya alınmasıyla yapılırdı ve her yeni yağış yeni bir açımı gerektirirdi.

Biz çocuklar da beklerdik kışı ve karı. Yağış bitip de hava açınca bütün çocuklar ebemelin evin üst tarafına Yaka’ya toplaşır giderdik. Kızağı olan kızağıyla, tahtası olan tahtasıyla kayardı. Hiç bir şeyi olmayan da kızakların ve tahtaların açtığı izlerden kıç üstü vururlardı kendilerini Esedel’in harıma doğru. Ne kükreyen babalar olurdu ortalıkta, ne de ünleyen analar. Ancak ikindiüstü ıslanmış esvaplarla ve soğuktan kızarmış eller ve suratlarla sümük çeke çeke evlere dağılır sobaların başına çökerdik.

Bu uzun geceler ve kısa günler boyunca hiç kimse ne yağmur yağarken ne kar yağarken ‘olumsuz hava koşullarından bahis açmazdı. Yağmurun adı ‘rahmet’, karın adı ‘bereket’ti o zamanlar. Hayatın değişmez yeknesaklığı içinde onlar olmazsa olmazlardı ve sevilirlerdi. Onlar da sevildiklerini bilir yağdıkça yağarlardı.

Şimdilerde insanlar sevmiyor onları, onlar da yağmıyorlar bu sebepten. Derelerin kuruması, göllerin tükenmesi, barajların boşalması hep bu sevgisizlikten. Bugün her şeyin eskisi gibi olması isteniyorsa herkes görevini yapacak: sahraya çıkıp ellerini toprağa çevirip, yerlerin ve göklerin sahibine ondan gelen her şey gibi onları da sevdiklerini ve istediklerini aklen, zihnen, ruhen ve bedenen haykıracaklar. Yoksa değil yıkanıp yunmaya, içmeye bile bir damla suları olmayacak!

Not: Eski Türklerde yıl dört mevsimden oluşurdu: Güz, Kış, Yaz, Yay. Bunların başlama ve bitişleri bugünkü gibi aylarla değil kırılımları gündönümleri ve ekinokslarla belirlenirdi.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz. Anladım