Giresun Haberleri

Kanal İstanbul…

0

Benim çocukluğumda herkes köyde doğar, köyde yaşar, köyde ölürdü. Gidilse de, mutlaka dönülüp gelinen bir İzmir vardı, bir de pambık çapası. Çocuk aklımla pambık’ı bilirdim, pambık çapasını da bilirdim ama pambık’la pambık çapasının ilişkisini ve bu ilişkinin memleketini bilmezdim. Zaten pambık çapası da garip bir çapaydı. Tek tük alıp gelenlerden görürdük onu. Asla köydeki herkesin kullanageldiği ve bizim demirc’el sülalesinin körüklerde demiri döve döve yaptıkları güzelim bostan çapalarına benzemezdi. Bizim köyün bostan çapasıyla yapılan onlarca işinden sadece sularken çizi açıp kapatmaya yarardı. Hadi belki bir de say veya kerdi kapatmaya diyelim. Ötesine lüzumsuz bir şeydi işte.

İzmir’se biraz daha bilindikdi bizim için. Demirci dedem evlatlarını ayırıverdikten sonra babam bir kez altı ay, bir kez de dokuz ay gitmişti İzmir’e. Rusya’dan kereste getiren gemilerden yükler limana boşaltılırken hamallık yapmıştı, her iki seferinde de. Anam döner döner anlatırdı o günleri ve babamı. Bu anlatışlarında anamın çizdiği resimde babam bir insan olmaktan çıkar devasa bir dağa dönüşürdü. Heybetli, dorukları karla kaplı, tepesinde boranlar esen, yamaçlarında geyikler koşan, eteklerinde tavşanlar gezen ve keklikler öten, düzünde ekinler biten bir dağa. Anam anlattıkça babamdan daha bir korkardım ama babamın büyüklüğünden daha bir gönenirdim.

Oysa İzmir’e gidenler de, pambık çapasına Adana’ya, Çukurova’ya gidenler de amelelik yaparmış sonuçta. Sonra Alamancılık çıktı. Gidenler daha geç döner oldu. Sonra İzmir, Ankara, Antalya, Konya, İstanbul geldi. Dönüşler uzadıkça uzadı.  Bugün yeryüzündeki Derebucaklıların nerdeyse yüzde onu Derebucak’ta yaşıyor sadece. Onların da bir kısmı her sabah gelip, her akşam gidiyorlar Beyşehir’e. Derebucak sadece ölümü bekleyenlerin yurdu olarak kaldı desem yalan olmaz. Çoluk çocuk yok orada. Bayramdan bayrama, yazdan yaza gelip gidenlerde ölmemişleri kontrol ediyorlar gibi geliyor bana.

Bense Derebucak her aklıma geldiğinde dua ediyorum orada yaşayanlar daha uzun yaşasınlar diye. Yaşasınlar ki orada yaşamayanlar onları her hatırladıklarında vicdanlarında bir yerler kanayıp dursun. Ta ki belki bir gün kanamaya dayanamayıp geri gelsinler. Yokluğun, yoksulluğun, yoksunluğun kıskacında ülkemizin ve dünyamızın dört bir yanına dağılıp gidenlerimiz yol, yordam, yaklaşım üretip orada yaşamaya ah edip dönsünler.

Kanal İstanbul tartışmalarını dinledikçe bunlar geliyor aklıma. Aslında tartışanlar Kanal İstanbul’u tartışmıyorlar. Lehindekilerin neyse de, aleyhindekilerin tek amacı tartışma zemininden geliştirdikleri rüzgar üstünden fırtına biçmek. İktidar, iktidarda olmanın ve kalmanın derdinde ürettiği yanlış da olsa, doğru da olsa bu ve benzeri projelerden destek çıkarmanın telaşında. Bunu anlayabiliyorum. Ama yeterli bulmuyorum. Peki muhalefetin derdi ne de, projeye karşı çıkıyor ve binlerce aleyhte argüman ve döküman üretiyor? Yani, hadi diyelim ki bu yanlışsa ve bunu istemiyorsa neyi istiyor? Şu kadar genç işsiz, bu kadar kadın işsiz, o kadar erkek işsiz diye sayıp döktüklerinin gerçekte en az iki misli olan işsizlere iş olacak ne öneriyor?

Kaldı ki daha onaltıncı yüzyılda Sokollu Mehmet Paşa’nın hayalleri arasında Kızıldeniz’den Akdeniz’e, Marmara’dan İzmit-Sapanca üzerinden Karadeniz’e ve Karadeniz’den Azak denizi-Don nehri-Volga nehri üzerinden Hazar denizine kanal projeleri de vardır. Bunlardan Süveyş kanalı ve Don-Volga kanalı sonradan faaliyete geçirilmiştir. Süveyş kanalının İngilizlerin eline geçmesinden sonra ikinci Abdülhamit’in Kızıldeniz’i Akabe’den başlayıp Ürdün Rift Vadisi ve Ölü deniz üzerinden Akdeniz’e bağlayan projesi ise bugün İsrail-Ürdün anlaşmasından sonra uygulama aşamasına gelmiştir. Diğer uzak coğrafyalara ve yapılan/yapılmakta olan/yapılacak projelere hiç bakmayacağım, konu dağılmasın diye.

Sonuçta dünyamızdaki insan sayısı -canlı site worldometers’dan izleyebilirsiniz- son hızla artmaktadır. Maalesef bunların ihtiyaçları da artmaktadır ve bu artış nüfus artışının ötesindedir. Bu ihtiyaçlar var oldukça ulaşım ve taşım ihtiyaçları da artarak sürecek; bu süreçlerde hız ve maliyet daha önemli hale gelecek; bu konularda katkı sağlayan projeler hayata geçirilecek; bu projelere sahip olan ülkeler ve şirketler para kazanacak; bu ürünleri ve hizmetleri alanlar da bütün bu kazananların kazançlarını ödeyeceklerdir.

Keşke insanlar ve onların devletleri gönüllü olarak geliştirdikleri programlar temelinde ihtiyaçlarını sınırlasalar ve tedrici olarak azaltarak çevre tahribatı ve kirliliği oluşturmayan bir düzeye çekseler; hatta aynı programlarla, olanlarla olmayanların küresel dayanışması çerçevesinde bedelsiz varlık değişimleriyle yoksullar desteklense; ötesi bundan sonra üretilecek her yeni şey için yaşamsal ihtiyaç olup olmadığını kararlaştıracak bir uluslararası mekanizma olsa, yaşamsal olmayanların üretimi engellense ve yaşamsal olanların tüm ülkelerin öznel imkanlarıyla temin edebilecekleri yöntemler ortaya konsa. Yine keşke bugün küresel sömürünün aracı haline gelen ve zenginleri daha zengin, fakirleri daha fakir eden patent hakları ve telif hakları gibi konular bulup üretenlerin haklarını haleldar etmeden ama insanlık lehine yeniden düzenlense. Son kez, keşke ürünlerin bedeli sadece verilen emeğin yoğunluğuyla belirlense; ürüne emeğin dışında fiyat ekleyici her şey gayrimeşru kabul edilse; emek dışı her türlü kazanım talebi lanetlenip uygulayıcıları asla affedilmeyen cezalarla tecziye edilse..

Ama bugün asla gözle görülemeyecek ve elle dokunulamayacak kripto paralar üzerinden bile oturdukları yerden milyarlarca para kazananlar başta olmak üzere bu keşkelere herkes gülüyor. Ülkemiz insanlarını da makul varsıllığa taşımak bu ülke insanlarının, şirketlerinin ve devletinin görevi. Geliştirilecek, üretilecek ve yapılacak çağını aşmış projelerle sağlanacak bu. Kendi kendimize oynamak da yetmiyor artık, küresel süreçlere girip pay kapmak gerekiyor.

Tüm bu değerlendirmelerin üstüne, dün beni, Derebucak’ta kalmaya, yazdan yaza kamyon sırtlarında ucuz işgücü olarak oraya buraya gitmeye, guzluklarda veya evsinlerde yaşamaya, elime tutuşturulan üç beş kuruşla yarı aç yarı tok yaşamaya veya Alamanyalara gidip ‘en alttaki’ olarak yaşamaya mahkum edenler, bu gün bana ve çocuklarıma yakın ve uzak yarınlarımızla ilgili ne diyor?

Can kulağıyla dinliyorum…

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz. Anladım