Giresun Haberleri

Bakaran’dan Akdeniz’e ya da Derebucak’tan Bozkurt’a

-Yol uzun olsa da, açık olduğu sürece yolcusu mutlaka olacaktır-

0

Küpe Dağı, Batı Toroslar olarak adlandırılan sıradağlara bir küpe gibi asılıdır Derebucak-Beyşehir-Seydişehir arasında. Bilirsiniz, Sovyet Rusya döneminde Amerika’yla olan derin ilişkileri dengelemek zorunda olduğumuzu düşünen Süleyman Demirel, buradan çıkarılan boksit cevherinin işleyip alüminyum üretmek için Sovyetlerle ortak bir fabrika kurulmasını sağlamıştır Seydişehir’de, benzer amaçlı başka yatırımların yanında. Yakın yıllarda ona elektrik sağlamak üzere Oymapınar barajıyla beraber özelleştirilen fabrika, ilk kurulduğu yıllardaki kadar emek yoğun çalışmasa da halen faaliyettedir ve ürettiği maden memleketimizin ihtiyaçlarını karşılamasının ötesinde ülkemizin önemli bir ihracat kalemidir. İşte o dağın batı ve güney yamaçlarından yeraltına süzülen kar ve yağmur suları, Bakaran miyarının, dağın hemen eteğinden doğan üç kolunu besler yıl boyu. Birbirlerine çok uzak olmayan bu miyarlar birleşerek Bakaran deresini oluştururlar. Bu yıl Bahaddin ağamla bir kez daha gidip gezdiğimiz güzelim kaynaklar ve çevreleri içimi sızlattı. Lalettayin atılmış betonlar, öylesine uzatılıvermiş plastik borular, neye hizmet ettiği belirsiz ve küflü tel örgüler, alanın ortasına dikilivermiş muhtemelen pompaj istasyonu olan kılıksız ve kişiliksiz bina ve benzeri görsel kirlilikler, sözde insanların eliyle yapılan ne varsa güzelim doğaya saplanmış hançerler gibi sırıtıyor uzaklardan bile. Bunca mühendisin varlığı yanında gel geç zihinli müteahhitler eliyle yapılmış işlerden sıtkı sıyrılıyor insanın, bunlara şahit oldukça. Hele güzel insan Bekir Tank’ın Avusturya’dan gönderdiği, bir kısmı onaltıncı ve onyedinci yüzyıl Osmanlı’sından izler taşıyan pınar, çeşme, köprü ve dere fotoğraflarından sonra, bizimkileri planlayanlara, yapanlara, kontrol edenlere, bakımını üstlenenlere, bütün bu süreçleri yönetenlere söyleyecek laf kalmıyor zihnimde. Memleket sevgisi tutuyor beni daha ilerisinden. Ama belki beşyüz yıl sonra bile gelip gezenin görüp hayran olacağı ve su kazanım havzasının korunması tedbirleri yanında bölge hayvanların su içecekleri yalaklarının ayrı, insanların su içeceği çeşmelerin ayrı, ziyaretçilerin oturup dinleneceği ve güzellikleri temaşa edebileceği bahçelerin ve ihtiyaçlarını giderebileceği tesislerin ayrı yapılandırıldığı düzenlemeleri de hayal etmiyorum desem yalan olur.

İşte bu Bakaran deresi, Derebucak’ın eski beldesi ve yeni mahallesi Çamlık’ın -eski adı Dalayman- doğusundan güneyine bir yay çizen ve kendi adıyla anılarak kilometrelerce uzanan vadi boyunca ilerleyip, çevreden katılan küçük derecikleri de toplayarak ve Körükini ve Suluin mağaralarını içten geçerek Derebucak’ın asli sınırlarına güneyinden ulaşır. Bundan sonrasına biz Gacadere diyoruz kendi aramızda. Gocadere, bizim Balatini’nin baktığı vadinin solundan girer sınırlarımıza.

İncirli’nin Kösürelik’ten ötedeki yüzeysel suları ve pınarları Ayımiyarı deresiyle toplaşıp Balatini’nin Baladardı’ndaki yukarı ağzından girer ve Ermilit dağının yeraltı suları ile çoğalarak, şimdilerde güzel bir seyir terası da yapılan aşağı ağzının yanından akıp Gocadereye kavuşur. O bölgedeki diğer miyarların sularını da aldıktan sonra Gocadere sağa aşağı doğru akar gider. Çamlık mağaraları ortak adıyla bilinen mağara dizisinin sonundaki Balatini’ne bizim dememin elbette anlaşılabilir nedenleri vardır. Başta, baba sülalem henüz Derebucak kurulmadan önce bu bölgede otururlarmış ve kış aylarında keçi sürülerini bu inde barındırırlarmış. Kayıtlarda Karye-i Balat veya Cemaat-i Yörükan-ı Balat adıyla geçen bu yerde, halen ini karşına alıp bakarken sol taraftaki yamaçta, yani İncirli’den Balat’a inen yolun solunda, dedelerimin ev kalıntılarını görebilirsiniz, gidip gezerseniz. Görebilirsiniz demem lafın gelişi tabii ki. Yoksa sizin, nohut oda bakla sofadan başlayıp külliyelere uzanan konut algınız ve bilginiz, bizim ev kalıntılarını keşfetmenize manidir. Yörüğün evi, ardını yamaca, belki bir yanını bir taşa vermiş, ama taş yoksa iki tarafına taşların üst üste yığılarak yükseltildiği ve çatısının sağdan sola gerilmiş bir kaç elverin boşluklarının iledin’lerden kesilmiş pür’lerle kapatıldığı ve önü yine elverlerle perdelenmiş bir kuytucuktur, sadece. Peki, Derebucak’ın kuruluşuyla beraber terkedilmiş olan bu evlerin kalıntıları n’ola diye sorarsanız, işte bunların ahşapları çürüdükten sonra taş yığınları olarak kalmış duvarlarıdır. Onları ancak biz biliriz. Daha doğrusu onlar ancak bize konuşur. Sizse ahan da bir taş yığını der geçersiniz, gördüğünüzde.

İncirli’den gelen yol Balat’a doğru eğilmeden, yani ev kalıntılarına varmadan, geçtiğimiz son tepede sol tarafta da eski mezarlığımız vardır, yine sadece bizim gördüğümüz ve bize konuşan taşlarla dolu. Şimdilerde bir levha dikmiş Baaddin ağam, buraların mezarlık olduğuna dair. Böylece hem geçip gidenler görüp bir Fatiha okusun, hem de mesireye çıkanlar gidip ağaçlarını kesmesin diye.

Balatini’nin, bizim olmasının öteki nedeniyse, ana sülalemin tarihinde de yer almasıdır. Osmanlı’nın karışık dönemlerinde Kayseri kadılığı, Bozkır maden eminliği, Konya Valiliği gibi görevlerden sonra nizam-ı cedid’in kuruluş çalışmalarına katkı veren, Alemdar Mustafa Paşa’nın İstanbul’a yürüyüp idareyi ele almasından sonra da İstanbul’a çağrılıp yeniçerilerin ve onlara destek olan devletluların nizam-ı cedid’e evvel emirde olan itirazlarını engellemek için yeni adıyla sürdürülen sekban-ı cedid’in başına geçirilip vezirlik rütbesi verilen büyük büyük büyük dedem Kadı Abdurrahman Paşa, Anadolu ve Rumeli’de onca yararlı işler yapıp isyanları bastırdıktan sonra, ayaklanan yeniçerilerin baskısında katline fetva veren şeyhülislam ve ferman veren padişahın izninde kendisini takibe çıkan yeniçeri serdergelerinden burada saklanmış. Ancak Batı Torosların bu sarp kayalıklarında yer alan in onu hayatta tutamamış, ekmek getiren yardımcısını izleyen katiller, dedemi yakalayıp İbradı’ya götürmüşler ve iki erkek torunu, iki damadı, iki oğlundan sonra onu da katledip başını balmumuna koyarak padişaha göndermişler. Neyse ki padişah bir süre sonra bu yeniçerilerin odalarını topa tutup yıktırdıktan gayrı, sancak-ı şerif açtırarak topladığı halk ve medrese talebeleri eliyle kendilerini de bir bir tutup öldürdükten maade, başlarını dahi atmeydanındaki ağaçlara astırdığından dolayı yüreğimizin kini biraz soğumuştur. Dallara asılmış kellelerin tünemiş ördeklere benzetilmesinden dolayı tarihe vaka-i vakvakiye olarak geçen bu olaylar, coğrafyamızın modernleşme süreçlerinde yoltaşı mesabesinde olup çok da mühimdir. Bunlardan habersiz yeryüzünde beyhude gezinen siz ademlerin, İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Yapı Kredi Yayınlarından çıkmış Osmanlı Tarihinden Portreler kitabının Paşa dedemle ilgili bölümünü okumasını öneririm hararetle. Belki böylece, savaş alanlarındaki yenilgilerinden sonra, Afrika, Asya ve Amerika’da kan, zulüm ve ölüm vadileri üstüne kurulmuş batı modernizminin seviyesine ulaşma yolunda yapılan ıslahat hareketlerinde ecdadımızın ne büyük gayretler sarfettiğini ve bu süreçlerde nice başların buğday başağı gibi koparıldığını öğrenirsiniz birazcık.

Gocadereyse, Balat’tan aşağı indikçe sağdan soldan, düzenli olmasa da baharda şenlenip çağlayan miyar ve derelerin sularını toplayıp taa Gocadağ ile Tınas’ın birbirine yaklaştığı Burnucu’na kadar iner. Gerçi Balat ile Çatalerik arasında günümüzde dere yoktur. Artık orada, yöre insanları olarak bizim Çatalerik, devletinse barajın açılışını yapan Bakanın hocası olmaktan öte bölgede karşılığı olmayan adıyla, Prof Dr Yılmaz Muslu dediği baraj yer alır. Burnucu’ndan az yukarda ise İncirli havalisinin sularının Tilkiler deresiyle toplanıp gelerek Bıçakçılar’da Düdenardı’ndan Say dağının altına girip Boğaz tarafında tekrar günyüzüne çıktığı Düden’den sonra bizim bağdaki miyar dahil bölge miyarlarını da toplayarak akıp gelen Keldere katılır, Gocadere’ye. Burada bizim miyar da önemlidir tabii. ‘Derebucak’taki onlarca miyardan biri olan sizin miyarın önemi nerden gelir’ derseniz eğer; bu miyar bizimdir çünkü. Rahmetli babam, boğaz düdeninin az biraz altındaki bir dönümü biraz aşan bir yamaç araziyi rahmetli Dadal dededen tarla iken satın almış, çok yıllar önce. İçinde güzlük ekiliymiş aldığında. Arazi parasını ödedikten sonra, bu ekini de işleyip ürününü vermiş babam, dedeye. Sonra iyice bir kazdırıp sıra sıra deliceden üzüm ektirmiş. Deliceler köklenip serpilince de, aşılamış onları bir bir. Şimdi belki on çeşitten fazla üzüm var bu bağımızda. Ancak deliceden ekilme olması, omacaların güçlü olması yanında, aşı seviyesinin altından her sene yüzlerce delice şıvgasının çıkmasına neden oluyor ki, bunlar zamanında kesilmezse verimi oldukça düşürüyor. İşte bu bağımızın içinde dereye yakın bir miyar var ki, suyu içen için ab-ı hayattır. Yaş kış demeden aşağı yukarı aynı kalınlıkta akar durur hep. Kurdun kuşun haricinde yolu oralara düşen hemşehrilerimiz dahi, geçmişlerimize bir Fatiha okumak şartıyla ebediyyen helal ettiğimiz üzümleri yedikten sonra, kana kana içerler ondan. Muhtemelen Düdenin seviyesi nedeniyle akamayan bakiyesinden beslenen pınarımızın varlığı ve bizimliği, olağanüstü bir duygu verir bize. Her sene tatillerimizi denk getirip Derebucak’ta bir araya gelince, geniş ailemiz olarak mutlaka bağa gider, yanında biraz yatıp yuvarlanır, bir sofrada cem olup yiyip içtikten ve geçmişimizden hikayeler anlatıp söyleştikten sonra, biraz da suyun akışını seyreder ve şırıltısını dinleriz. Acayip dinleniriz orada ve gençleşiriz. Hemi de hem hal oluruz birbirimizle. Bense, bu gezintimizde çekirdek ve geniş ailemizde herkesin sağ olduğu günlere giderim zihnimin dehlizlerinde. Babamla beraber bağı çapalar, omacaları budar, deliceleri keser ve kükürt atarım asmalara. Anamla beraber üzüm keser, salkımları sepetlerle köfünlere taşır, onları emmilerimden veya dayılarımdan emanet alınmış öküz kağnılarına taşırım, şimdilerde sadece adı kalmış üç taşlı yukarı boğaz değirmenin önüne.

Keldere’ye dönersek, Boğaz vadisini bitirip Aradaş’ın altından Tilki bostanlarını geçtikten sonra Soğukmiyar’ın sularını da alıp Gavakyeri’nden devam ederek bizim Sorkun’un yanıbaşından akar ve Gocaharman’dan Gumtir’i ayırır, Gocadereye varmadan önce. Sorkun, çocukluğumda çokça konuşulan ve benim anamla beraber sık sık gittiğim bir bostandır. Topu topu yarım dönüm yerin -ki bize ait olan kısmı yüz metrekare yoktur- anamın gündeminde bu kadar çok kalmasını, dışardan bakanın anlamlandırabileceği bir şey yoktur. Ama orada ekip yetiştirdiğimiz bir eşi Çengelköy dahil yeryüzünün başka hiç bir yerinde bulunmayan hıyarların sulanması veya toplanması bir yana, herhalde zor yıllarında evden kolayca ulaşıp ve kolayca sulayıp yiyecek bir şeyler ekip dikebilmesiydi. Beni esas ilgilendirense Keldere’nin kenarındaki söğüt ağaçlarından kestiğim dallardan çıkardığım pörüler ve yaptığım düdük, gaval ve anırtgaçlardı.

Çapı yarım santimi geçen dallardan pörü çıkarırdım. Baharda ağaçlara su yürüdükten sonra kesilmiş uygun dalın ince ucunu düzgünce kesip kabuğunun ilk bir santimini birazcık inceltirdim önce. Sonra bu ucun beş altı santim ilerisinde odunsu öze kadar kabuğa dairesel bir kesik atardım bıçağın ağzıyla ve kesikle uç arasındaki kabuğu bıçağın kemik sapıyla ‘çık gel pörüm çık gel’ tekerlemesini kendi makamında tekrarlayarak tatlı tatlı döverdim. Nihayet iki parmakla yavaşça çevirerek kabuğu daldan çekip çıkarır ve inceltilmiş ucunu dudaklarının arasında yassıltarak hafifçe üfleyip öttürürdüm. Nedendir bilinmez ama her çıkan pörüden ses çıkmazdı. Eğer ses çıkarsa dünyalar benim olur ama çıkmazsa kızıp söylenir aynı işleme yeniden başlardım. Bir santim civarındaki dallardan ise düdük yapardım. Anırtgaç ise, iki santim kadar olan dalların kabuklarının iki santim genişliğinde helezonik olarak kesilip soyulmasıyla ve sonra onun bir ucu bir pörü takılacak kadar dar ve diğeri kabuğun helezonik sarımında yettiğince uzun sarılarak kesişen kısımlarından garamık dikeniyle çivilenip daha önceden çıkarılmış pörünün de ucuna yerleştirilmesiyle yapılırdı ve vuvuzela gibi bas perdeden biraz da rahatsız edici bir ses verirdi. Gavalsa borazan yapılabilen dallardan karışa varan uzunlukta bir pörü gibi çıkarılmış kabukların uygun nota delikleri açılmışıydı ve yine pörü takılarak öttürülürdü. Şimdinin her şeyi olduğu gibi oyuncaklarını da plastikten hazır bulmuşlarından öte, sanal mecralarda verilene razı olup oyun oynadığını sanan çocuklarına birazcık acıyorum ben. Hep başkalarının ürettiklerine mahkumlar ve hep başkalarının güdülerine. Ne el becerileri gelişiyor, ne hayallerini hayata taşıma iradeleri; ne de bir şeyi baştan sonra üretme sevincini yaşayabiliyorlar. Varsa yoksa cep telefonlarının ekranlarına çakılmış gözlerinin ve gördüklerinden başkasını bilemeyen akıllarının hapsinde al denileni alan, ye dediklerini yiyen, giy dediklerini giyen bir yaşam sürdürüyorlar oturdukları yerden, çiftlik tavukları gibi.

Öte yandaysa sırtını Derebucak’a verip Burnucunu önüne aldığında sağ taraftan akıp gelen Hüsün deresi katılırdı, Gocadere’ye. Bu dere, Gencek’e doğru giderken Garasık boğazının, ötesinde Gencek bahçelerinin ve daha yukarıda şimdi Gencek göletinin sularını topladığı İncirlinin Gencek tarafındaki Elbatmaz miyarının ve vadisinin sularıyla Hüsüneyn vadisinin taa Kaşıkçı beline kadar olan yamaçlarının ve vadi tabanının sularını taşıyıp getirirdi. Esendurmuş vadisiyle sadece baharları çıkan Yassımiyarın suları Ayıgediği’nin ardındaki yolaktan; Çetmeler boğazının, Bayadın suyu ve Arapmiyarı’nın suları ise Sarıç yolağından akarak bu dereye ayrıca ulaşırdı.

İşte bu üç derenin birleştiği Burnucu’nda dikilip sağına Gocadağ’ı soluna Tınas’ı alınca, önünde yaklaşık yüz, bilemedin iki yüz metre öteden yükselmeye başlayan, sağda Aradaş boğazı ve solda Hurnas boğazıyla sınırlanmış Yaka tepesinin Güneybatı yamaçlarına yerleşmiş bir yurtluktu Derebucak. Adından da anlaşılacağı gibi derelerin bucağına yerleşmişti yani. Kuruluşundan itibaren de, Seydişehir’e bağlı kaldığı kısa dönem hariç, bu isimle yaşayıp var olmuştu hep. Kıyamete kadar da böyle sürecek inşaallah.

Gocadere’yse Burnucundan aşağıya doğru Alacamaşat ovasının ortasından akarak ilerler ve antik çağlarda Kymbos denilirken azcık bozarak Gembos dediğimiz ovaya ulaşır. Orada da ilerleyişini yine ortalardan ama kıvrıla kıvrıla sürdürerek Gembosun sonuna yakın yerde sağ taraftaki ikisi zeminde ikisi dağ eteğindeki dört girişli Düdenden dağların altına girerek Konya sınırını terkeder ve uzun bir mesafede ilerleyerek Dalgatıran geçidini yeraltından katedip Antalya sınırları içindeki Boyalı Bucak’tan yeryüzüne çıkar. Yaklaşık iki kilometre ötede Söbüce’de tekrar bir düdene giren sular oldukça uzunca bir yol katedip Antalya’nın Manavgat ilçesi kırsalındaki Ürünlü köyü/mahallesi yakınlarında Düden Suyu mağarasından çıkıp Manavgat ırmağıyla birleşip önce Oymapınar barajına, sonra Manavgat barajına uğrayarak  Akdeniz’e ulaşır.

İşte bu derelerin bucağında ve kucağında kurulup gelişen Derebucak tarihte iki kere nerdeyse tamamına yakın yanmasına rağmen hiç sel baskınına maruz kalmamıştır. Gembos Düdenlerinin, yukardan akıp gelen suları yeterinde alamaması sonucunda suların geriye doğru birikip Gembos ovasını ve ardından Alacamaşat ovasını doldurup Burnucundaki düzlükleri bile etkilediği bahar coşkunları hep anlatılırdı çocukluğumda ama evlerin ve insanların etkilendiğine dair hikayeleri hiç duymadım. Çünkü yerleşimler suların etkilemesine olanak vermeyen yamaça yapılmıştı. Bölgenin vadi tabanları hariç taş olması da heyelan riskini sıfıra indirmişti. Diğer taraftan yerleşilen yamacın tatlı meyilli olması iki metreyi aşan kar yağışlarında bile çığ düşmesi tehlikesini de bertaraf etmişti.

Son yıllarda, dereye yakın yapılan bazı evlerin baharda su içinde kaldığı konuşulsa da büyüme daha çok güvenli olan Hurnas boğazına doğru olduğundan etkilenme asgari seviyede kalmaktadır. İnanıyorum ki bundan sonra da Belediye gerekli tedbirleri alarak, gerek imar alanlarının planlanması, gerekse yeni arsa üretimi süreçlerinde, Aradaş, Yaka ve Hurnas taraflarında çalışır da gelecekte de şehrimiz ve hemşehrilerimiz su baskınlarından azade kalırlar. Yoksa küresel ısınmanın getirdiği yağış değişiklikleri memleketimizi ve bölgemizi giderek daha fazla etkileyecek gibi duruyor. Kastamonu, Sinop ve Bartın illerinde geçen hafta yaşanan sel baskınlarında, bırakalım maddi zararları, ölü ve kayıp olarak yüzden fazla vatandaşımızın aramızdan ayrılıp gitmesi bizim için ağır ve hüzünlü bir uyarı aslında. Özellikle Kastamonu Bozkurt’ta, dere yatağının daraltılmasıyla boş kaldığı sanılan arazinin inşaat alanı olarak değerlendirilmişliği, kayıpları artıran en büyük neden olmuştur.

İnsanın, doğayla olan ilişkisini yarışa ve hatta savaşa dönüştürmesinin hiç bir gereği yok aslında. Doğa zaten, Rabb’imiz tarafından haddi aşmadan kullanmak şartıyla, insana hasredilmiş tümüyle. Taşından toprağına, havasından suyuna, hayvanından bitkisine doğadaki her şey kendi emrine verilmişken, insanın doğaya kafa tutup onun varoluşundan ve hizmetinden kaynaklanan kanunlarının tersine hareket etmesi nasıl bir akıl tutulmasıdır bilinmez. Bırakalım yaratılıştan bugüne geçen milyar yılları, az buçuk bilinen tarihsel bin yıllar içindeki bize ulaşan kayıtlar ve söylenceler bile fazlasıyla yeterli akledebilenlere, tedbir ve tevekkül sadedinde. Dahası ne ki, derelerin yatakları daraltılır, dağların ormanları yakılıp kesilir, denizlerin kıyıları doldurulur, göllerin yatakları kurutulur? Hadi yapanlar kötü niyetli ve yapıyorlar da, bunları seyreden insanların nasıl bir havsalası var ki, her yapılanı görüp sindirebiliyor?

Sonra da bunların olumsuz sonuçları ortaya çıkınca, bu süreçlerden faydalananlar nerde bu devlet, nerde bu millet feveranlarıyla koşturuyorlar kameraların önüne. Cehennemin dibinde diyemiyorum maalesef, dilimin ucuna kadar geldiği halde. Ev alırken yerini, zeminini, betonunu, demirini, planını, projesini, yapımını merak ederek bakmayıp manzarasının derdine düşenler, iş bu taraflara gelince kıyameti koparıyorlar. Siyaset de bunlara teşne zaten. Hemen açıyor kesenin ağzını. Nasıl büyük bir sorumluluk örneği sergileyip, ihtiyaç olduğunda onlara da aynısını yapacağının güvencesini verebilmek için herkesin gözüne soktukları sözde icraatlarını sıralıyorlar art arda. Bir yıla varmadan bitirilecek ev vaadlerinden geçici kira ödemelerine, borç ertelemelerinden nakit dağıtımlarına kadar, ötekilerinin cebinden ve sırtından verdikçe veriyorlar. Hani afetlerde evi yıkılana DASK, tarlada ürünü bozulana TARSİM, kazada arabası zarar görene KASKO’dan ötesi olmayacaktı? Bir çeşit göz boyacılığına dönüşen siyaset bu memleketin ana problemi bence. Geçmişten beri böyle sürüp gelen devrana mevcut Ak Parti iktidarı başlarda biraz direnmeye çalıştı bu uygulamalara girmeyerek ama muhalefetin süreçten kazançlı çıkma ihtimali korkuttu onları da. Kesenin ağzı da büyük ölçüde altmışüçüncü hükümet tarafından bir kasım ikibinonbeş seçimlerine giderken asgari ücret vaadiyle açıldı. O gündür bu gündür, muhalefet dillendirmeden önce veriyor iktidar, hak edilmeyenleri hak etmeyenlere haksızlık yaparak. Bakalım önümüzdeki zamanlarda haksızlığa uğrayanlar ne tepki verecekler bunlara, göreceğiz hep beraber.

Tabii günün sıcağında, yüzü aşan ölülerimiz ve bini aşan evsiz ve işsiz kalmış vatandaşlarımız varken, bu söylediklerimden suç çıkaranlar da olacaktır aramızda. Benim derdim felaketzedelere verilenlerle değil veriliş biçimiyle. Adam DASKını ödememiş, TARSİMini yatırmamış, KASKOsunu yaptırmamış ama bu tercihlerinden hiç sorumlu olmadan bütün bunları ödeyenlerin imkanlarından yararlanıyor. Bir bağırıp çağırıyor, iki ağlayıp zırlıyor, üç video ses kaydı yapıp yayınlıyor görsel ve sosyal medyada; sonunda haketmediğini yüklenip götürüyor. Gereğini yapıp hak edene hakkı mutlaka verilsin ama gereğini yapmayıp hak etmeyene verilenin geri alınacağı mekanizmalar üstünden yaklaşımlar oluşturulsun. Herkes de bu uygulamaları bilerek baştan itibaren boyunu ölçüp yorganını ona göre alsın.

Son günlerde çıkan haberlere göre ülkemizde ikibin yılında başlatılan DASK (zorunlu deprem sigortası) ödenmesi yapılmayan konutların oranı yüzde kırkiki imiş. Bolu’da oran  yaklaşık yüzde doksanyediyken, Hakkari’de bu oran yaklaşık yüzde onbeşmiş. Bunları ilgilileri nasıl açıklıyorlar bilmiyorum ama ben bir eve su veya elektrik bağlatacağım zaman yetkililer önce, nasılsa yoktur da biz de işlem yapmadan otururuz tadında, ‘DASK’ diyerek alaycı gözlerle bakarken, poliçeyi gösterince kindar bir surat takınıyorlar. Bu oranları görünce herhalde bu yaptırım sadece bana diye düşündüm biraz. Yoksa geçen yirmibir yılın sonunda bunlar gülünç ötesi sonuçlar.

Çapa’da okurken rahmetli Turgut Çavdar hoca hem klinikte akciğer hastalığı tedavisi görüp hem de gizli saklı sigara içenleri öğrenince hemen taburcu edip kovardı hastaneden. ‘Bizi ne oyalıyorsun; git evinde öl, ölmek istiyorsan’ diye de bir güzel zılgıt çekerdi. Her şey burada aşikar işte. Ötesi laga luga sadece.

Bakalım devlet yetkililerinde sağduyu ne zaman galip gelecek de, tıpkı asansörlerdeki gibi konutlar da incelenip kırmızı, mavi, yeşil etiketler kapılarına ne zaman yapıştırılacak, sökülemez olarak. Bu yapılırsa satın alan da, kiraya tutan da, kendi oturan da sabah akşam görür nasıl bir yerde yaşadığını veya yaşayacağını. Gerçi depremde hasar almışlığı tespit edilen yapıları bile alelacele boyayıp çatlakları gizleyerek kendini ve muhataplarını kandıran vatandaşlarımızın büyük yekün oluşturduğu ülkemizde bu tedbir ne kadar işlevsel olabilir, bilmiyorum. Ama bir kişiyi bir hatasından caydırsa bile kardır, bana göre.

Derebucak’tan Bozkurt’a uzayan aklım karışık biraz. Hep, ‘niye biz de başkaları gibi değiliz’ diye sorup duruyorum kendi kendime. Gönlüm, ölümlerin hazanında kırık. Vicdanım, ölümlerin zahiri sebeplerinin araştırılmayacağından ve müsebbiplerinin cezasız kalacağından eminliğin ızdırabında. Yarınlarda hep olageldiği gibi her şey unutulacak ve her kes yeni afete kadar gülüp oynamaya devam edecek. Ölenlerin, ölmüşlüğü kalacak sadece. İyi ki Rabbim her kesi ölümlü yaratmış ve hesabı koymuş yevmi’l-kıyame’de. Ki orada zerre-i miskal hayra sebep olan da, zerre-i miskal şerre sebep olan da yaptığından sorulup hesabını alacak eline. Ne mutlu defteri sağ eline verileceklere..

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz. Anladım